YİNE YENİDEN AMSTERDAM

Onca gittiğim ülke, onca tanıştığım şehir içinde benim için hep özel olan Amsterdam.
Ve tam da geçtiğimiz haftalarda bu şehre kavuşmak için yeniden yollara düşmüştük, her sene aynı tarihte, yılın aynı ayında, Alico'yla sevgili olduğumuz yere, Amsterdam'a gelmek için erkenden bilet arayışına giriyoruz.
İlk defa gelecek olanların öncelikle şehri daha iyi tanımak, nasıl bir dokuya sahip olduğu ile ilgili izlenim sahibi olmak için buraya tıklayarak Amsterdam detaylı şehir rehberini yazısını okumasını öneririm.
 Bu yazıdaki notlar ilk seferden sonra gittiğimiz ve şehirde keyif aldığımız noktalarla dolu olacak;
 O yüzden ben yine bol bilgi ve fotoğraf paylaşırken, yine yeniden her yıl olduğu gibi "en sevdiğim, benim Amsterdam'ımı" anlatmaya çalışacağım size.
Hani bana hep soruyorsunuz ya; "sevdiğiniz şehirleri neden seviyorsunuz, nasıl "en" sevdiğiniz olabiliyor?" diye;
Çünkü gezerken ait hissettiğim, ipeksi bir hafiflik hissedip, ölümüne mutlu olduğum kentler var. Amsterdam gibi. Gezmekle bitmiyor burası, beş yıldır hala avucumun içi gibi ezberledim dediğim noktada yeni bir sürprizle buyur ediyor beni beklenmedik bir köşesinden... Ve yine şu an kalbim çarpıyor, gözlerim şehrin soğuğundan yaşarır gibi olsa da aslında heyecandan yaşarıyor. Hazırım şimdi, gerçekten. Çünkü Amsterdam saklambaç oynarken hala bu yaşta bile eğlendiğim nadir şehirlerden biri...
3-2-1 HAZIRSANIZ BAŞLIYORUZ...
 
Size bir şey itiraf edeyim mi?
Bildiğim, çok sevdiğim bir şehri anlatmak, izlenimlerimi paylaşmak, yeni keşfettiğim ve ilk defa tanıştığım bir yeri anlatmaktan daha zor.
Çünkü çok duygu yükleniyorum, çok şey hissediyorum. Hele ki bu şehir Amsterdam'sa. Ama en azından burada olduğumuz 5-6 gün için dolu dolu Amsterdam önerilerimi ve dünyanın en güzel köyü Giethoorn ile ilgili bolca tavsiye ve izlenim paylaşmak için daha oradayken notlar almaya başladım.
Ben blog'da detaylı bir Amsterdam şehir rehberi var dediğim de, çoğunluğun mesajı ama lütfen ilk kez gidecek olanlar içinde izlenim paylaşın yönünde olmuştu.
İlk kez bu şehre gelecekler önce blog yazısını okumalı, çünkü blog'da gerçekten A'dan Z'ye bir Amsterdam şehir rehberi var. Bu seyahat paylaşımları Amsterdam'ın en sevdiğim yerlerinden, yeni açılan ve benim listeme eklediğim güzel cafe'leri, Instagram'lık noktaları ile dolu olacak ama ilk kez gelecek olanlar içinde, şehri bilenleri sıkmadan kısa kısa bilgiler paylaşıp, ortayı bulayım istedim.
Hollanda yolcuları bana göre ikiye ayrılıyor, Amsterdam'ı tanır tanımaz çok sevenler ve Amsterdam'ı tanıyıp hep tekrar tekrar gelmek isteyenler. Yani yolcuların ortak noktası, Amsterdam'ın bir gezgini gerek kanalları, gerekse fotografik ve tarihi noktaları ile fazlasıyla tatmin etmesi.
Amsterdam, Hollanda'nın başkenti ve bu kadar sevilmesinin nedeni Kuzey'in Venedik'i olarak anılmasına sebep olan kanallar şehri olması. Hatta öyle ki, şehirdeki kanal sayısı 165'ten fazla olurken, bu kanalların üzerine bırakılan ve neredeyse şehirle bütünleşip, muhteşem bir doku katan bisikletlerin bulunduğu 1300'e yakın köprü bulunuyor.
Amsterdam aslında adını üzerinde kurulu olduğu Amstel nehrinden alıyor. Nehrin üzerinde bulunan Dam barajı ve şehrin en kalabalık meydanlarından biri olan Dam Meydanı ile birleşince zaman içinde Amsterdam, şehrin bugünkü adı olan Amsterdam olarak evriliyor.
Şehre dair benim en sevdiğim şey ise, Amsterdam'ın geneline baktığınızda belki de kanallarından dolayı bölümlere ayrılmış, parça parça bir şehir izlenimine kapılıyor olmanız.
Ve ilginçtir ki her bölümü, her kanalın açıldığı sokağı sizi başka bir kesime davet ediyor. Her şey serbest ama güvenlik ileri seviyede olduğu için özgürlük kelimesinin muhteşem uyumuna tanık oluyorsunuz.

AMSTERDAM'DA NEREDE KONAKLAMALI?
 Amsterdam konaklama açısından gerçekten çok pahalı bir şehir. Öncelikle bunu söylemeliyim. Merkeze yakın (Dam Square, Leidsplein ya da Rambarndt Meydanı) gibi yerlerdeki evlere baktığınız zaman booking.com'da kiralık ev fiyatlarının hatrı sayılır derecede el yaktığını görüyorsunuz.
 Biz bundan önce bir kaç kez ev kiraladık, bir kez otelde kaldık. Daha düşük bütçeli hostel arayanlar için hem kısmen ekonomik-hem de daha fotografik ve konsepti olan odalara sahip hostel önerilerim ilk yazımda var. Daha çocukla kalmak ve çift olarak biraz da konfor arayanlar bizim bundan önceki tercihimiz olan; Hotel Piet Hein ve Hotels Park West'e bakabilirler. İlk otel, Vondelpark'a yakın, parkı gören, yeşile doyan odalara denk gelirseniz ne güzel, diğeri de kısmen şehrin geneline göre daha bütçe dostu ve merkez sayılabilecek pek çok noktaya yakın. Biz bu kez çok merak ettiğim bir otelin olduğu, şehir merkezine trenle 10-12 dakika mesafede olan başka bir kasabada kaldık. Çok merak ettiğiniz ve sorular yönelttiğiniz oteli ve kasaba yazısını, bu yazıyı bitirdikten sonra en aşağıda bulacak ve link'e tıklayarak, detaylara ulaşabileceksiniz.
BENİM AMSTERDAM'IMDAN NOTLAR

Amsterdam için söylenmiş bir söz var mı bilmiyorum ama içimden bu şehre bir cümle hediye etmek geldi; Amsterdam kesinlikle insanın kendini kuş kadar özgür hissettiği, kanat çırptığında altından geçen kanallarıyla, bisikletlerin en salaş ama en güzel renklerindeki selelerinde molalar verebileceği en güzel şehirlerden biri.  Ama 13. yy'a uzanan tarihine baktığınızda salaş bir balıkçı kentinin nasıl bu şekilde Avrupa'nın en gözde kentlerinden biri olduğuna ve dönüşümüne tanık oluyorsunuz.
Amsterdam'a gelen kaşifler, bu balıkçı kenti büyütmek için şehre ilk olarak birayı sokarak, kanal botlar inşaa etmişler. Hatta bu şehre gelip, konaklama için alternatif ararken airbnb'de ev arayışına girdiğinizde ya da kanallarda gezinirken "canalboat"lara rastlayacaksınız.
Burada ki canalbotlarda yaşayan insanlar var, sizde isterseniz bu deneyimi gecelik 150-200 TL ödeyerek yaşayabiliyorsunuz. Malum hava soğuk, bu çok bizlik bir konaklama değil ama meraklısı için efsane bir deneyim olabilir.
 
Liman ve deniz ticaretinin önem taşıdığı şehir altın çağını aslında 17.yy itibari ile yaşamaya başlıyor ve 20. yy'a baktığınızda bugünkü konumu ile ülkenin turizm, kültür, sanat, ekonomi merkezi olan Amsterdam nüfusunun 150'den fazla ülkenin farklı topluluğu tarafından oluştuğunu görüyorsunuz. Çok ulusluluk, huzur içinde yaşayabilmeyi becerebildikten sonra ne kadar farklı bir etnik dokuyu beraberinde getiriyor inanılmaz.
KALEM-KAĞIT HAZIRSA, ŞEHRİN EN İYİ KANAL LİSTESİ

 Yolculuk ettiğim şehirlerin kalabalıklarından sıyrılabildiğim çok az zaman var.
Amsterdam'da bu nadir anlardan birini yaşıyorum.
Bu şehri sevenler ve rotasında tutanlar için efsane kanal önerileri gelecek şimdi, usulca atmosferi bozmadan, not almak serbest!
Şubat'ta kış güneşi çıkmış, hava yine de soğuk ama mis gibi süzülüyor güneş.
Pırıl pırıl bir hava.
En sevdiğim kanallara yeniden kavuşmanın verdiği bir heyecanla tüm kanallara kucak açmak var listede.
-İlk olarak, Prinsengracht yani Prensler Kanalı'na gideceğiz. Bu kanalın tarihi o kadar eski ki, kanalın üstünde duran köprünün trabzanını tutunca düşünüyorum, sömürgecilik döneminden kalan bu kanalın nelere tanık olduğunu, hangi aşkların ilk öpücüğünün, hangi bebeğin ilk kahkahasının ya da hangi kadının eldivenli sıcak avucunda tuttuğu ilk kahveye kadar nelere tanık etmiş olabileceğini...
Ben düşünedururken Alico haydi diyor, yolumuz var.
 -Herengracht ve Keizergracht kanallarına da yeniden selam çakıp, şehirdeki favorimiz VINNIES'te kahvaltı etmelisiniz.
 Gerçekten sürekli altyazısını okuyup da, ana filmdeki görüntüleri kaçırdığınız gibi bir şehir değil Amsterdam, aksine kaçıracağım korkusuyla her bir metrekaresine, her kanalına, her köşesine bakmak istercesine merakla geziyorsunuz bu şehri. Çok seviyorum, demiş miydim?
 
KALABALIKLARIN EN ÇOK YAKIŞTIĞI HAREKETLİ MEYDANA DOĞRU...
 Amsterdam'ın en turistik yeri neresi diye sorsanız, turist kalabalığından ve şehirdeki şüphesiz en net buluşma noktası olduğundan Dam Meydanı derim. Buraya ilk geldiğim zamanı hatırlıyorum, meydanı adımlarken, o ilk heyecanla burada hala 5 yıl önceki gibi dolaşmak, yürümek ne tuhaf...
 O zaman elimi tutmuyordu ama varlığıyla bana aynı hislerle refakat ediyordu. İşte o yüzden bu meydan, beş yıl önceki çocuk yanımın en saf hallerini gördüğünden çok özel benim için. İşte bende duygusal anıları olan Dam Meydanı, herkes için Amsterdam'ın kalbi. Çünkü meydanın neredeyse tamamını önemli tarihi yapılar çevrelemiş durumda. 1655-1808 yılları arasında belediye binası olarak kullanılan Amsterdam Kraliyet Sarayı ve bizim önceki gelişlerimizde uğradığımız sergilerin olduğu Nieuwe Kerk yani Yeni Kilise gibi bir sürü tarihi yapı var. O yüzden benden size ufak bir tüyo, buraya gelecekseniz, sabah saatlerinde kimsecikler yokken bu tarihi yapıları ince ince, detaylı detaylı seyre dalın. Kahveniz mi? Tarihe doyduktan sonra, güzel bir sabah kahvesi için önerim, şu an gitmekte olduğumuz; Mavi fincanları ile tanışıp, pek memnun kalacağınız; Lot Sixty One Coffee Roasters.

 

 EKONOMİK VE LOKAL TAVSİYELERLE AMSTERDAM
 Amsterdam'a gelmek istiyoruz ama Avrupa'nın en pahalı ve turistik kentlerinden biri olduğu için hem ekonomik ve hem de lokal mekan önerileriyle gezmek istiyoruz diyenlerden misiniz?
Haydi gelin, takılın peşimize beraber gezelim.
Biz 5 senedir üst üste gelip hala bu şehrin yerlisi gibi olamadık çünkü her gelişimizde yeni açılan mekanlar, yepyeni sokaklara çıkıyor adımlarımız.
Ama lokallerden tavsiyelerle şehrin yerlisi tadında keşiflerimiz oluyor.
O yüzden kısıtlı bütçe ile güzel mekan gezmek isteyenler için kaydetmelik önerilerimiz geliyor;
 
Kahve ve kahvaltı için;
 La Tertulia Coffeeshop (özellikle yazın pek keyifli),
White Label Coffee (eski tip abajurlerle dolu masalarda, kahvenin uygun fiyatlı olduğu adreslerden biri)
Zoet & Hartig (özellikle çilekli pasta ve enfes sıcak çikolatası için yazın listeye)
Omelegg (kapısında kuyruk garantili ama yumurtanın sanat eseri gibi sunulduğu, en uygun ve en leziz kahvaltıcı)

Benim Belçika özlemimi giderdiğim ve Brüksel'deki patates aşkımı gideren Vlaams Friteshuis Vleminckx  en ayak üstü ve uygun fiyatlı atıştırmalık önerisi.
Pasta Pasta  (akşam yemeği için aşırı dev bütçeler ayırmak istemiyoruz, leziz ve dişimize uygun bir yer önerin diyorsanız makarnası benden geçer not alan bu mekan not edilesi.
Şehirle ilgili çok daha güzel, leziz ama biraz bütçe gerektiren mekanlar var.
Bunlar sadece şipşak, ekonomik ve leziz öneri isteyen gezginler için öneriler.
O değil de Amsterdam durulacak bir şehir değil, ben bazen olduğum yerde durmayı severim ama bu şehir bana sürekli keşfet, deneyimle mesajı veriyor alt metinlerinde.
Bir bilseniz kanallar orman, bisikletler uzay gemisi oluyor gözümde.
Dinamik şehrin, dingin ritmi de olur mu derseniz. Olur, bal gibi oluyor. Alın size; Amsterdam.

MÜZELER ŞEHRİ AMSTERDAM
Amsterdam'da yaşadığınız her anın içinde, birden fazla şey görebilmenize imkan tanıyan bir çok şey var. Mesela şehir aynı zamanda ciddi bir müze kenti. Hatta öyle ki, dünyanın dört bir yanından turistler sadece şehirdeki müzeleri gezmek için günler ayırıyorlar. Bu müzelerden en popüler olanı, meşhur "I Amsterdam" yazısının olduğu Müzeler Meydanı’nda yer alan Rijksmuseum.
Müze, dünyanın en büyük Felemenk sanat koleksiyonuna sahip olma özelliği taşıyor. Eğer galeri, sanat ve müze gezmekten keyif alan biriyseniz, ülkenin en büyük sanat tarihi kütüphanesine sahip olan bu müzeyi ilk gezilecek yerler listenize eklemelisiniz. Eğer ben müze gezmekten keyif almıyorum diyorsanız bile, şehirdeki güzel fotoğraf mekanlarından biri bu tarihi müze binasının yer aldığı meydan. O yüzden özellikle I Amsterdam yazısına hayat veren ve çok turistik olsa da, harflerle fotoğraf çekmek isteyenler öğlen olmadan buraya gelmiş olmalılar.
Bu meydana bir yıl sonradan yeniden geldiğimde, içimde en sofistike melodiler çalıyor. Amsterdam'ı müzik gibi dinleyesim geliyor, yoğun kalabalıklarını, meydanlarını geride bıraktıktan sonra denk geldiğimiz De Nieuwmarkt'ta harika bir organik pazara rastlıyoruz. Lokaller sepetlerini, hasır çantalarını muhtemelen birazdan kahvelerinin yanına eşlik etsin diye vazoya koyacakları laleler ve akşam için sofralarında yer verecekleri sebzelerle doldurmuşlar. Adımlıyoruz ve küçük pazardan sıyrılınca meydanda tarihi bir yapıya rastlıyoruz.
Waag, aslında şehrin giriş kapısıymış eskiden ve 15 yy.'dan kalma yapının içinde eskiden minik bir hapishane varmış. Tarihle iç içe şehirlerde, küçücük pazarlarda yürüyüp, yerlisi gibi hissetmek ne güzel şey. Sanki buradayım ve hep burada olacağım, dönmek diye bir şey olmayacak ve biz zamanla birbirini selamlayan halktan biri olacakmışız gibi. Bugün gibi. Mış gibi. Hep olacak gibi.
LOKAL KALABALIKLARIN İÇİNDE TURİST KİMLİĞİNİZDEN UZAKLAŞACAĞINIZ SEMT; DE PİJP
Bu şehir ziyaretimde enteresan bir şey keşfettim. Sevdiğiniz keyif aldığınız şeylerin geçip, gitmesine imkan vermeyince o an'lar anılar harbiden gitmiyor sizden. Mesela ben seyahatlerde geçirdiğim zamanları anı kapsüllerime hapsetmek için notlar alıyorum, video ve fotoğraflar çekiyorum. Ama Amsterdam'da daha bir başka oluyor bu yanım. Şehrin en sevdiğim kısmı De Pijp'te mesela, hızlı hızlı yürümüyorum burada. Yavaş aksın diye zaman, minicik adımlar atıyorum. Ohoo ben yürürken, kanallardan tekneler geçiyor, turistler eğleniyor, bisikletler park ediliyor, her köşede başka bir turist fotoğraflar çekiyor, hayat akıyor ama keyifle. Sakinlikle. De Pijp'ten bahsedeyim size biraz;
Amsterdam'a gelince "mutlaka"larınızdan biri olmalı bu semte gelmek. Burası genelde daha hipster ve hippilerin takıldığı salaş bir semt. Çok fazla dükkan ve cafe var, rahat takılmayı seven herkesin uğradığı bir semt. Bizim buralardaki favori yemek mekanımız ise; Albert Cuypmarkt.

De Pijp semtini, biraz İstanbul'un ilk zamanlarındaki Cihangir'i gibi düşünebilirsiniz. Aslında eskiden hatta bizim 5 yıl önce geldiğimiz haline göre bile son yıllarda bir hayli gelişti, gerek otantik dükkanları, gerekse evleriyle oldukça gözde bir semt haline geldi. Tam konum olarak; Şehrin tam ortasında bulunan semtin güneyinde Amstelveen'in daha kuzeyde kalan kısmı, güneyinde ise Leidseplein kalıyor. Ben mi? Ben buraya her uğradığımda daha sabırlı, daha güçlü, daha keyfiliyim, seyahat edebilmek muhteşem bir hisse, ben şu an bu hissin tam ortasındayım ve isteyen herkesin de bu hisleri yaşaması her zamanki gibi en büyük temennim.
HAYDİ VONDELPARK'TA YEŞİLE DOYUP, MAVİYE UZANALIM
Amsterdam'da gözünüzün görebileceği kadar çok yeşil alan, kalbinizin hissedeceği kadar çok nefes almak için muhteşem bir park var; Vondelpark. Park konum olarak Müzeler Meydanı'na 500 metre mesafede, Zuid bölgesine yakın yani şehrin güneyinde kalıyor.
 Vondelpark o kadar büyük bir alana yayılmış ki, her köşesinde yeşilin bin bir tonu, 47 hektarlık alana yayılan arkadaş grupları, göletin hemen dibinde bir şeyler için sevgilileri, bebeklerini gezdiren anneler, iş çıkışı stres atmak için koşan lokaller ve tabii ki bizim gibi yeşile hasret turistlerle dolu bir park. Vondelpark aslında 1865 yılında The New Park adıyla açılmış ama sonradan 17. yüzyılda yaşamış Hollandalı şair ve yazar olan Joost van den Vondel‘in adı verilmiş. Biz bu parka her geldiğimizde sabah kahvaltılık bir şeyler alıp, hava soğuk bile olsa (ki hep öyle) gölün kenarındaki banka kuruluruz. O zaman güzel olan ne varsa paylaşmak gerekiyorsa, kahvaltılık için tercih ettiğimiz adresleri de paylaşayım; Kahveyi Brandmeester's B.V'den, sandviçleri de 't Blauwe Theehuis'ten alırız her daim.
 
VONDELPARK'a nasıl mı ulaşırsınız?
 Müzeler Meydanı’ndan bizim yaptığımız gibi yürüyebilir ya da 3 ve 12 numaralı tramvaylarla Van Baerlestraat durağında inebilirsiniz.
AMSTERDAM'IN EN FOTOGRAFİK NOKTALARI
 Amsterdam'da her köşe başı, fotoğraf molası vereceğiniz evlerle dolu. Ama sizin ilk gelişiniz ya da kısa bir vaktiniz var ve şehrin en güzel fotoğraf noktalarını gezmek istiyorsunuz.
O zaman size harika nokta atışı önerilerim var, tam not almalık!
 Size Amsterdam'ın meşhur dörtlü caddelerinden bahsedeyim, Singel, Herengracht, Keizergracht ve Prinsengracht.
 
Bunlar Amsterdam'ın kendine özgü karakterini yansıtan ve en güzel fotoğraflarını veren kanalların hemen yanındalar ve kesiştikleri caddeler bir gezginin adımlaması için bire bir, keşfe deva adresler.
 Genelde tüm seyahatlerimizde, hep sorduğunuz bir soru var; "Kanal turu yapmayı önerir misiniz?" diye...
 Bazı şehirlerde kanal turu çok turistik evet ama bazı şehirlerde mutlaka yapılmalı. Hani parmak kaldıran çocuklar olur istekle, cevap vermek isterler sorulan bir soruya, ben işte o çocuklardan biri oluyorum her gittiğim şehirde ve cevabın doğru ya da yanlış olması önemli olmadan, istediğimi yapıyorum, içimden gelen yanıtı veriyorum. Ve işte ben Avrupa'nın kanal olan tüm şehirlerinde ne yapıp edip kanal turu yapıyorum. Yaptığım zamanda blog'da yazdığım Kopenhag ve Hamburg gibi aslında yapmanıza gerek olmayan "gereksiz" gördüğüm deneyimleri de paylaşıyorum. Ama Amsterdam "kanal turunun olmazsa olmaz olduğu şehirlerden biri. Unutmayın her şehrin temel bir dokusu vardır ve bu şehrin dokusuna bütünlük katan en güzel parçası, sahip olduğu kanalları.  
 -Ah unutmadan; Damrak, antika dükkanları ve turistik restoranlarla dolu bir meydan. Vaktiniz varsa bir uğrayın derim. Meydana ulaştığınızda Kraliyet Sarayı ve Yeni Kilise'yi yan yana tüm görkemiyle görüyorsunuz. Ah bir de Kalversstraat var, o da alışveriş severler için bulunmaz nimet.
 -Dappermarkt, bana göre'gerçek' Amsterdam'la karşılaşabileceğiniz, Amsterdam'ın en eski pazar alanlarından biri.
Çok güzel, inanılmaz şahane mi? Hayır ama bir dokusu var işte. Salaş, dağınık, eski...
Sesleri, görüntüleri ve kokularına hayran kalacağınız bir sürü yiyecek ve kıyafet tezgahı var. Biz baharat paketlerinden bolca getirmiştik eve.
 Başka... Başka...
 -Canibale Royale'de rib ya da hamburger yemeden dönerseniz küserim, o derece leziz. Yalnız tüm şubeleri akşamları mutlaka rezervasyonlu, özellikle günlerden Cuma-Cumartesi akşamı ise...
Notlarımı gözden geçiriyorum ve en tatlı havadisimi sona bıraktığımı farkediyorum.
-Van Stapele, efsane bir kurabiyeci, cookie'lerini yemek için sokak kuyrukla dolup taşıyor, biz ilk gün keşfettik, ikinci gün kurabiyeler saat 16.00 gibi bittiği için dükkan kapanmıştı. (Adresi Heisteeg 4)
 
-Instagramik bir cafe arıyorsunuz, illa kahvenizle fotoğraf çektireceksiniz... Haydi gelin cafe'nin önü ve kahvesi kadar içerideki dekorasyonu ve siparişinizi verirken evinize özellikle mutfağınıza düşkünseniz alacaklarınızla da gününüzün bonus'u olacak bir mekan önerisi; Pluk Amsterdam. Şirin mi şirin bir mekan. Benim artık şehirdeki mutlaka'larımdan biri.

 


Bizim bu Amsterdam keşiflerimiz böyle, haydi şimdi dünyada en çok görmek istediğim otellerden biri ve bu otelin olduğu kasabayı anlatayım size. Son gidişimizin en büyük iyi ki'si bu minik kasabaydı.

Devamını okumak için buraya tıklayabilirsiniz.
0 Comments

Leave a Comment

error: Content is protected !!