URLA VE İZMİR KÖYLERİ

İZMİR
Aslında aklımda İzmir yazısı yazmak yoktu ama sizden gelen yoğun mesajlar sonucu yazmaya karar verdim. İzmir yılda neredeyse dört beş kere geldiğim, ülkemizin en güzel şehirlerinden biri bence.
Neden derseniz. Sebebi birden fazla. Ben ilk önce bu şehri çok sevme sebeplerimden bahsedeceğim size, sonra da hepinizin merak ettiği "İzmir ve İzmir'e yakın gezmekten, keşfetmekten keyif aldığım duraklardan" bahsedeceğim.
İzmir'i seviyorum. Ege'yi. Hatta Akdeniz'i ve makileri de. Yeşilin her tonunun hala az da olsa korunduğu, gözbebeği gibi kabul gördüğü nadide şehirlerden biri İzmir.
Ilıman iklimin olduğu, ağaçların kapladığı yolları, bozkırların arasından kokan o kekiği. Yeşili, hepsiyle güzel İzmir. Ara yollardan saptığınızda, hala dokusundan ödün vermeyen, köy kahveleri, tarlaların hasat zamanı toplandığı mahsullerden yapılan festivalleriyle güzel İzmir.

İzmir'e her gelişimde, mutluluk diyorum çok basit aslında. İstanbul'dan, o gölgeleriyle bile insanı korkutan koca koca plazalardan uzak olan her yerde mutluluk.
Denizde, sabahın en demli o ilk çayını, manzaraya karşı içen o emeklinin penceresinde, eline odun ateşi kokusu sinen fırıncının dükkanının kapısında, İzmir'in güneşine aşık, sabahın en erkenin de ağ atan o balıkçının takasının tam içinde... Hayatı sevmeyi öğreten İzmir'de, şehrin her insanının yüzünde, tam kalbinin köşesinde mutluluk.
 
İZMİR'E YAKIN GEZİ DURAKLARI VE KÖYLER

URLA

Urla'da güneş o kadar parlak ki, denize her baktığında yüzümün yansımasını görünce yaz yakın diyorum içimden, yaz hemen şu limon ağaçlarının rüzgarla sallanması kadar güzel kokuyor Urla'da her mevsim yaz, tahmin etmek zor değil.
Çünkü Urla insana sadece yazı değil, her mevsimi beklentisiz sevmeyi öğretiyor. Mordoğan, saçına denizin iyot kokusunu sindirirken, Karaburun peynir yerine, sana verdiği o yemyeşil manzarasıyla akşam rakısının yanına en güzel mezeyi sunuyor insana. Rakı masasının muhabbeti şimdiden belli, "gidelim buralardan"la başlayan hayaller tokuşturulacak masada orası kesin... Tek eksik ağustos böceklerinin sesi olacak. Keşke onlarda mevsimlik olmasa, huzur duyunca, mutlu insanların hemen yanında, dibinde bitiverse...

 

URLA'DA KONAKLAMA
İlk olarak hepinizin merak ettiği konaklama sorununa açıklık getireyim. Her ne kadar biz evimizde kalsak da, Zeytin Otel aile ortamı yaratan çalışanları ve güzel kahvaltısı ve odaların temizliği açısından Alico'nun ailesinin ev ararken, kaldığı ve çok memnun ayrıldığı otellerden biri olmuştu. Önünden her geçişimde, burayı tavsiye edebileceğimin net ve kesin güveniyle düşünerek yazdım size bunu.
Urla, İzmir'e 35 km. mesafede bulunuyor. Uzun zamandan beri, sadece yazları değil, kışları da ikamet edenin çok olduğu bir İzmir ilçesi olmayı başarmış bile. Urla'nın tarihi çok eskilere dayanıyor. M.Ö 2000'li yıllara dayanan Urla semtinin eski adı; Klazomenai. Bu adı gördüğünüz en belirgin yer ise; Aşağıda detaylarını paylaşacağım Özbek Köyü'ne giden yolda bulunan ve ziyaretçilerine enfes bir Urla manzarası sunan panoramik seyir noktası. Instagram'da attığım hikayelerde çoğunuzun sorduğu Karantina Adası'na tepedenbakan bu nokta, Urla yerleşimi ve Ada ile şehir merkezini buluşturan denizin rengini en iyi görebileceğiniz noktalardan biri. Küçük bir Klazomenai tabelası var (Urla'nın eski adı), Özbek Köyü'ne giderken sol kısımda ada manzarasını görünce, aracınızı park etmenizde fayda var. 

KARANTİNA ADASI

Karantina Adası, Urla'nın neredeyse hiç dalga almayan ve turistik geziler için feribotla turist ağırlayan farklı rotalarından bir tanesi. Tarihine baktığınızda, gezerken ilginizi çekecek bir detay göreceksiniz; Ada'daki yapı, 1865 yılında Osmanlı Devleti tarafından Fransızlara inşa ettirilmiş. Ve o dönemde adından da anlaşılacağı gibi Osmanlılar Dönemi'nde deniz yoluyla ülkeye giriş yapan ve kolera, çiçek ve veba gibi hastalık taşıyanlar ilk olarak, tedavi süreci için buraya nakledilirmiş. Bu adaya gelen hastalar, hastalık derecelerinin seviyelerine göre ayrı bölümlere alınırmış. Bu bölümde ilaçlı sularla duş yaptırılan yolcuların tüm eşya ve çamaşırları eskiden bir çoğunuzun ya da annelerinizin hatırladığı merdaneli dolaplarda ve sonrasında buharla steril edilirmiş. Hastalığı olan kişiler muayene ve kontroller sonrası iyileşmişlerse, temiz giysileri ile adadan tekneler yardımı ile tahliye edilirmiş.
Peki bugün ne var bu adada? Bugün gittiğinizde bu sistemlerin uygulamaya konulduğu, o dönemlerde neler yapıldığını anlatan videolar izleyebiliyor ve adanın tarihte nelere tanıklık ettiğine şahit olabiliyorsunuz. Ada'ya gidiş yolu ve verdiği manzara ise, benim için birinci gidiş amacından çok daha önce geliyor. Feribotla ulaşım mümkün. Şimdilerde ise; Karantina Adası
MALGACA PAZARI
Urla'ya yolunuz düşerse, rotanızı çarşıya da çevirmelisiniz.
Urla'da Malgaca Pazarı'ndan, Cumhuriyet Meydanı'na giden yollarda yürümek yapacağınız ilk şey olmalı. Sonra köy kahvesinde o kupa kızı senin, bu sinek yedili benim diye söylenip, birbirine takılan amcaları izleyip günün en tatlı çayını içmekle devam etmelisiniz. Urla'nın en çok, o tertemiz havasına egzozlarda bulansa, telaştan ayağı birbirine dolanan insanlarda yürüse sokaklarında hiç kılını kıpırdatmayacak kadar sakin oluşunu seviyorum. Şimdi kent merkezinin hemen ortasına öyle güzel bir "Taş Kave" yapmışlar ki; yeşilin dolandığı bir tünelden geçer gibi ulaşıyorsunuz meydana. İskemleler, banklar var. İsterseniz fiyatı uygun olan çayından sayısızca içip, bir şeyler yiyebiliyorsunuz, isterseniz de dışarıdan bir şeyler alıp, burada soluklanabiliyorsunuz.
 
SANAT SOKAĞI
Malgaca Pazarı'ndan sağa doğru kıvrılıverdiğinizde, Sanat Sokağı karşılayacak sizi. Sanat Sokağı biraz Alaçatı sokakları gibi. Restore edilen eski evleri, bolca antika tezgahı (ki Eflatun Antika favorim) karşılıklı şirin ve renkli cafeleri ile hem soluklanacağınız, hem de adımlarken keyif alacağınız bir durak olacak.

ÇEŞMEALTI
Çeşmealtı aslında Urla'nın sahil şeridindeki bölge olarak nitelendirilebilir. Baktığınızda İstanbul'un Kumburgazı gibi düşünebilirsiniz. Yazılacak, üzerine bahsedilecek çok bir şeyi olmasa da, denize girilmesi için son yıllarda Urla Belediyesi'nin katkılarıyla yapılan 1 km.'lik plajla birlikte, yerel halkın denize girmek için tercih ettiği merkeze yakın bir nokta. (ki ben denize girmek için tercih etmiyorum, deniz için aşağıda ayrı bir tavsiyede bulunacağım.) Sağ kısımda yer alan çay bahçesi, teknelere göz kırpan liman manzarasıyla, akşam üstü rüzgarını ve gün batımını karşılayacağınız bir durak olabilir.
GELİNKAYA PLAJI
Geçmişten gelen efsanelere çok kulak kabartmasam da, sahilden her geçişimde görürüm Gelinkaya'yı. Burası aslında geçmişteki bir hikaye nedeniyle şimdiki adını almış olan bir halk plajı. Denizin çarşaf gibi olduğu koy, her ne kadar denize girmek için benim tercihim olmasa da, birbirine sarılan kaya manzarasıyla dilden dile dolaşan bir rivayete ev sahipliği yapıyor. Söylenenlere göre, uzun zamanlar önce Urla’da ayni mahallede yasayan güzel bir kız ve genç bir çocuk birbirini sevmiş ancak ailelerinin evlenmelerine izin vermemesi üzerine kaçmışlar. Yaptıkları planlar sonrasında tekneyle sabaha karşı kaçmayı planlayan çift, ailelerinin "taş olsunlar" beddualarına karşılık sarılarak bu hali almışlar. Hikaye ne kadar doğru bilmiyorum ama gerçekten her baktığımda sarılan iki insan görüyorum sanki orada...
NECATİ CUMALI KÜLTÜR EVİ
Türk Edebiyatımızın önde gelen önemli yazarlarından Necati Cuma'lının uzun yıllar önce göç ettiği, eşiyle yaşadığı ve önemli eserlerinin hayat bulduğu evde yazarın hayatına dair, kişisel eşyaları ve edebiyatta bize yaşattığı yolculuklara hayat veren anlarına tanık olabileceğiniz kıyafetleri ve diğer eşyaları sergileniyor. Tarihi taş evde gezerken, "eski" ve "değerli" kelimelerinin önemini bir kez daha anlıyorsunuz.

URLA'DA YEME-İÇME ÖNERİLERİ

 
DOSTLAR FIRINI VE İRMİK HANIM PATISSERIE
Her ilçenin hatta her semtin kendine özgü bir fırını vardır mutlaka. Ama bence Dostlar Fırını'nın ekmeği bambaşka. Hele kışın Malgaca Pazarı'ndan yürüdüğünüzde, daha oraya kıvrılmadan odun ateşinde pişen ekmek kokusu gelir burnunuza, sonra da susamına parmağınızı batıra batıra yediğiniz çıtır simit. O yüzden sabah oradan alınan ekmek ve Paris'te aldığı pastacılık eğitimi ile, radikal bir karar sonrası Urla'ya yerleşen Esra Hanım'ın açtığı pastanenin tatlıları, özellikle de tamamen doğal yaban mersinli dondurmasının tadı bambaşkadır.
Her ne kadar hem İzmir'den gelen, hem de Urla'nın yerlilerinin yoğun ilgisinden dolayı, İrmik Hanım Patisserie adıyla ilçedeki ikinci şubesini açsa da, bence Sanat Sokağı'ndaki şubesi her daim daha küçük ama daha lokal ve sıcacık.
Üçüncü dalga kahve akımının Urla'daki en güzel örneklerinden biri henüz ilçede yeni olan Baristocrat Coffee.
Lokanta Levan ise; Benim henüz deneyimlemediğim ama sizden gelen mesajlarda Urla'da "mutlaka gidin" denilen bir lokanta. Pazartesi günleri kapalı olan restoran, odun fırınında kendine özgü lezzetler hazırlıyor. Anne reçetelerinin itina ile duvara asıldığı bu şirin yer, ilk fırsatta durağımız olacak bir sonraki Urla seyahatinde.
Balık yemek için, eğer salaş ve daha ekonomik bir alternatif arıyorsanız; İskele Balık Evi'ni, daha deniz kenarı ve lezzeti ile fiyatları entegre giden bir mekan arıyorsanız da tercihiniz Yengeç Restoran'dan yana olmalı. Tek tek neler olduğunu anlatmak zor, hepsinin ayrı bir hikayesi var aslında. Ama yakın ve güzel köy arayışı içerisinde olanlar rotalarına; Urla, Karaburun, Mordoğan, Demirciler, Barbaros ve Germiyan Köyleri'ni ekleyebilirler. Buraların hepsi bazen sözlerini hatırlamasanız da, melodisi dilinize dolanan şarkılar gibi. Yalın, sıcacık, insan olduğumuzu hatırlatan, yalınlığın içinize huzur doldurduğu cinsten.
Deniz için; Demircili Koyu bence denizin pırıl pırıl oluşu ve masmavi suyu ile gidilebilecek en güzel deniz rotası.
Köyleri yukarıda paylaştım ama bazılarına özel olarak değinmek istiyorum. Rotanıza eklediğinizde beni de hatırlayıp, keyifle gezin bu sıcacık İzmir köylerini...

ÖZBEK KÖYÜ

Yol üstü duraklarda daha önce gelip, "köy hayatının" o bozulmamış dokusunu, köy mahsulünün tazeliğini, tarladan toplanmış halini bize yaşatan Özbek Köyü'nü anlatmak istiyorum size;

İzmir yönünden eski yolu kullanarak Çeşme’ye doğru ilerlerken, kıvrılan dağ yolları sonrasında ulaşıyorsunuz Özbek'e. Tarihi 1000’li yıllara dayanıyor. Köy, Türk denizciliğinde önemli olan Çaka Bey döneminden günümüze kadar gelmiş.
Köy halkının tamamı geçimini kendi mahsullerini toplayarak, sattıkları organik ürünlerden sağlıyorlar. Zaten sağlı sollu, bir sürü organik sebze ve meyve, bakliyat ürünlerinden oluşan tezgahları var.
Köyün üç kilometre ilerisinde Akkum Bölgesi var. Orası da uğramışken, görebileceğiniz bir alternatif. Deniz keyfi içinse; Aydilek Koyu'na uğrayabilirsiniz.  Köyün hemen ortasında sıcacık ortamıyla restore edilen Özbek Taş Kahve ise; Meşhur Özbek mantısı ve sakızlı muhallebisi ile kalpleri feth edecek cinsten.

LAVANTA KOKULU KÖY / SEFERİHİSAR

Sizden Instagram'da en çok soru gelen köy buydu. Bir kaç gün kadar önce gelip, lavanta hasadı toplandığı için lavanta tarlasını seyre dalamadığımız ama köylülerin sıcak kalpleri, anne-kız, çocuk-yaşlı demeden duvarlara mor rengin hayat verdiği her türlü rengin, hayal gücünün resmedildiği harika bir köy keşfetmiştim. Konum olarak Seferihisar'a daha yakın.
  
"Başka bir tarımda mümkün" fikrinden yola çıkılarak üretime geçilen köy, ilk hasadını Temmuz Ayı'nın başında almış. Festival havasında kutlanan ilk hasatta, kadınlar lavantanın her türlü ürününden elde ettikleri ürünleri tanıtmışlar.
Turgut Köy'ünün girişinde, Atatürk'ün köylüyü destekleyen, toplumun, temel üretimin en temel çarkına koyan sözünün yer aldığı bir duvar var. Sokak aralarından girdiğinizde, mavi-beyaz duvarlarda çiçeksiz kalan tek bir nokta göremiyorsunuz.

BARBAROS KÖYÜ / OYUK FESTİVALİ

Barbaros Köyü ile tanışmam geçtiğimiz bahar ayında olmuştu. Köyün girişi, ziyaretçilerini karşılayış biçimleri, hayat verdikleri festivalleri gibi çok tatlıydı.
"Herkese korkuluk, bize oyuk!" sloganından hareketle köylülerin el işlerini, emeklerini sergileyerek yaptıkları oyuklar, her evin, her duvarın, köye ait her sokağın köşesinden sarkıyordu.
Ben festivalin ilkine denk gelmiştim, bu yıl ikincisi ise Mayıs Ay'ında büyük bir ilgiyle karşılanmış. Böyle değerlerin canlı tutulması, Ege'nin, Anadolu'nun ara köylerinin varlıklarını, mahsullerini, emeklerini bu şekilde coşkuyla sergilemek için sarfettikleri çaba bile yüzümde gülümsemelere yol açmaya yetiyor inanın. O yüzden sahip olduğumuz şehirleri, değerleri, kasabaları ve köyleri, paylaşarak beslenmek ve paylaştıkça gidilmesine vesile olmak en büyük mutluluğum.
Tarlalardaki ürünleri korumak için kullanılan tarla korkulukları Oyuk Festivali'nin ana simgesi aslında. Peki Oyuk ne demek?
Tarla korkuluğunun yöresel ifadesinin 'Oyuk' olması nedeniyle festival, 'Barbaros Oyuk Festivali' olarak geçiyor. Festivalin kendi web sitelerinde yazan ifadeyle "Simgeye yüklenen anlam, ürünü korumanın ötesinde ele alınmış; geleneklerimizi, çevreyi, değerlerimizi koruma olarak genişletilmiştir. Bu nedenle Barbaros'un tüm sokakları çeşitli temaları canlandıran oyuklarla süslenecektir." şeklinde geçiyor...
Birbirinden farklı ve renkli oyuklara bakarken, bence yapılacak en güzel aktivite köy sokaklarını adımlamaktan dolayı, yorulan bedenler için şahane bir avluya sahip Köy Kahvesinde, hakiki bir dibek kahvesi içmek... Benim planım, bir dahaki baharda da yine orada olmak, belki karşılaşırız kim bilir?

GERMİYAN KÖYÜ

Germiyan Köyü, İzmir'in Çeşme tarafına lokasyon olarak daha yakın. Arabayla giderken bir yön tabelasının altına bırakılan toplanmış sarı çiçekleri görünce bir anda durdurmuştum Alico'yu. Nerededir acaba, gel sapalım şu köy yolundan diyerek keşfetmiştik bu harika kırları ve hayatımın en güzel köylerinden biri olan Germiyan'ı.
Sonra araştırdığımda öğrenmiştim ki Türkiye'de slow food yani yavaş gıda akımını ilk başlatan köy İzmir'in bu güzel köyüymüş.
Dolaşırken duvarlara köy halkı tarafından çizilen, ağzında zeytin dalı taşıyan salyangoz resimleri çizilmişti.
Köy öyle renkliydi ki, mevsim dışında hiç bir ürünün satışının ve pişmesinin mümkün olmadığı köyde hayata dair öğrendiğim en önemli şey şuydu; "Sahip olduklarımız çok büyük şeyler olmayabilir, dünya kocaman olabilir ve siz küçücük bir köyde yaşayabilirsiniz. Ama bu asla başarmanıza, hayal etmenize engel değil ve küçük şeyler ancak biz onlara gerçekten tutunduğumuzda büyüyüp, kocaman olurlar."

Her gördüğümde, doğallığın ve yalın yaşamın karşılığını gördüğüm, badanalı köy evlerinin çiçek figürleriyle hayat bulması fikri, köyün tatlı sakinlerinden Nuran Erden’e aitmiş. Nuran Hanım, hem el sanatlarıyla ilgileniyor, hem de köydeki organik tarım üreticilerinden biri. Hatta en tatlısı. Bu kadar amatör ama bir o kadar "yaşama sevinci" aşılayan duvar görselleri bir kaç tane iken, ilgiyle beraber çoğalarak, artmış.

NOHUTALAN KÖYÜ / KAVUN FESTİVALİ

İzmir'in en önemli kavun ürecisinin neresi olduğunu biliyor musunuz? Ya da hiç duydunuz mu?
Sırf kavun festivali haberini aldığımda, İzmir'de olduğum için, gitmek istedim Nohutalan Köyü'ne ve öyle tanıştım bu tatlı köyle. Ve sonra öğrendim ki, Nohutalan Köyü'nün Mahallesi, meğer İzmir'in kavun üretim merkezlerinden en önemlisiymiş.
Aslında bu festivaller bence, kesinlikle köylünün, çocuklarının, torunlarının büyüdüğü, yetiştiği toprakların geleneğinden kopmaması ve bu geleneklerin sürdürülebilir olması için daha sık yapılıyor son yıllarda. Ve küçücük köylerin bile, üretimleri ile ne noktalara gelebilecekleri sergileniyor, ki en önemli tarafı da bu.
Mis kokulu susuz kavunlarla süslenen standlarda üreticiler festival boyunca kavunlarını sergiledi, bizde güzel kokular ve harika lezzetler eşliğinde dolaştık. Nüfusunun tamamının Balkan coğrafyasından göç eden Boşnak torunlarından oluşan köyde, o gün ülke genelindeki tüm Boşnaklar bir araya gelmişti.
O yüzden nasıl desem... Yollar sürekli ve tükenmeyen bir yolculuk gibi. İster şehir içi, ister yurtdışı, ister pahalı, ister ucuz olsun. Uzun ya da kısa ne fark eder ki. Bir hayali gerçekleştirmiş olmak en güzeli. Gerçekten gezebildiğim, görebildiğim sürece iyiyim, güzelim. Ama gerçekten insan istediğini yapabildiği sürece, kendini daha özgür hissediyor. Uzakdoğu'da, Bangkok'ta Ayuttaha'da o tapınakların merdivenlerindeyken de özgürdüm, şimdi İzmir'in küçücük köylerinde gezinirken de öyleyim. Saatler boyunca ya da çağlar boyunca olması fark etmiyor ya da kaç bin kilometre ötede olduğu değil. Çünkü en uzak yollar bile, ben istersem yakın biliyorum! Ve dilerim sizin içinde öyle olur...
8 Comments
  • Natali

    Reply

    Emeğinize sağlık. Be kadar güzel, detaylı ve faydalı bir yazı olmuş. Yakın zamanda Seferihisar ve çevresini gezdik ancak Urla’ya geçemedik. Bir dahaki sefere bize yazınız rehberlik edecek gibi… sevgiler

    • özlemköksal

      Çok teşekkürler beğenmenize çok sevindim. Mutlaka uğramanızı tavsiye ediyorum. Sevgiler.

  • Belgin

    Reply

    Teşekkürler çok güzel. Resimlere bayıldım. Sevgiler😍

    • özlemköksal

      Teşekkürler beğendiğinize çok sevindim.

  • Nilgün Deniz

    Reply

    Özlem hanımcımEşim ve kızlarımızla yakın bir zamanda Izmir seyahati planlıyoruz, daha önce bir kaç kez bulunmuşluğumuz olsa da bu cennet köşelerinde,bu defa içimde tatlı bir heyecan var çünkü Urlaya yerleşmek üzerine konuşmalar geçiyor aramızda. Madem böyle düşünceler var aklımızda hadi gidip şöyle iyice bi soluyalım bu güzel yeri dedik .Bize harika klavuz olacaksınız,teşekkürlerMersinden sevgiler

    • özlemköksal

      Ne kadar güzel, ne kadar mutlu oldum anlatamam. İzmir çok güzel, bana hissettirdikleri aktarabildiklerimin çeyreği sadece. Umarım çok mutlu olur, hayallerinizin peşinden gidersiniz. Sevgiler 🙂

  • Tomris Pural

    Reply

    Necati Cumalı Urla doğumlu değildir. Florina da doğmuştur. Düzeltirseniz sevinirim

    • özlemköksal

      Bilgilendirmeniz için teşekkürler, düzeltme yaptım.

Leave a Comment

error: Content is protected !!