MİLANO

Roma çok kez gidip, yine en çok özlediğim ve İtalya'nın en sevdiğim şehri olduğu için ya da ülkenin güney şehirlerinin, kasabalarının renklerini hiç bir şeye değişmeyeceğim için Milano'ya çok temkinli yaklaşmıştım, taa ki gidene dek.
Milano hani hep modanın kalbidir ve o eleganlığı ile taht kurmuştur ya kalplerde, işte bende nedense İtalya için her bilet arayışına girdiğimde, Milano'yu es geçmiştim. İşte tam da böyle bir zamanda, anne-kız tatil yapmanın sıcak düşüncesi sarmışken içimi "Neden Milano olmasın ki?" dediğim bir noktada aldık gidiş-dönüş biletlerimizi... Ve havalimanından iner inmez, meşhur meydanında uçan güvercinlerinden çok insanlara değdiği için gözüm kalabalığını saymazsak, sokak aralarında sürprizli köşeleri, şık pasajları, güzel restoranları ve sokaklarından yükselen melodileriyle Milano kalbimi Roma kadar çalmadı belki ama damağımda güzel bir tat bıraktı diyebilirim...

İtalya'nın, gerçekten insanı yaşadığımız şehrin her gün baktığımız, çoğu zaman alıştığımız klişelerinden sıyıran bir aurası var. Milano da mesela daha görür görmez, insanın kalbinden sansürsüz dökülen güzellikte hayranlık uyandıracak kadar güzel kokan kahve çekirdekleri var, kokusu sokağı saran. Hem keseye, hem damağa hitap eden lokal bir yeri var mesela; Rigolo. Kapısından içeri girmek mutluluk sebebi.

Sonra kalpten, beyne sinyaller gönderen, yeniden gelme sebebi yaratan Sempione Parkı'nın yeşili var, insanın içine içine dolan. Çünkü Milano'da hayat var ve şehir sanki bir günün 24 saat olmadığını insana kanıtlayacak kadar mutluluk yaratan köşelerle dolu... Hesabı, kitabı bir kenara bırakıp, sadece "acaba buradan mı yürüsem, şu köşeden mi dönsem" diye ihtimaller arasında kalacağınız keyifli dokusuyla yeniden gelinebileceklerin arasına kesinlikle girdi diyebilirim.

HAVALİMANI TERCİHİ - ŞEHİR MERKEZİNE ULAŞIM

Milano’da toplamda 3 tane havaalanı var. Bergamo Havaalanı, Malpensa Havaalanı ve Linate Havaalanı. Bu arada İtalya planına Milano'yu eklemek adına araştırma yapanlar için minik bir bilgi, uçuşlarınızı İstanbul uçuşlu -Bergamo Havalanı gidişli yaparsanız daha ekonomik bilet bulabilirsiniz. Bergamo Havaalanı üzerinden Milano'nun merkezine 55 dakikalık bir otobüs yolculuğu ile ulaşabilirsiniz. Tren yerine otobüs tercihiniz olsun, çünkü trenin merkeze yakın durağı maalesef yok ve ulaşım ücreti 5 euro civarında. Biz biletlerimizi terravision.eu adresinden online olarak satın aldık. Hatta gidiş-dönüş bilet aldığınızda Euro'nun tavan yaptığı bu dönemde, yaptığı küçücük bir indirim bile bütçeniz açısından iyi olacaktır. Merkez istasyonunda inip, şehrin ilk havasıyla tanıştıysanız şimdi konaklama da sıra!


MİLANO'DA KONAKLAMA

Bizim şehirle ilk tanışmamız olduğu için, Roma'da yaşayan Alico'nun abisinin tavsiyesi üzerine Brera Bölgesi'ni tercih ettik. Hem şehri yürüyerek dolaşmak adına merkez sayıldığı için, hem de benim için kalabalık meydanlardan ziyade sürprizli köşelerin kolumdan tutup çekiştirdiği güzel ve dingin bir yanı olduğu için burayı tercih etmenizde fayda olacağını düşünüyorum. Bizim otel tercihimiz Casa Rebecca in Brera'dan yana oldu. Alışveriş tutkunları için merkeze 10-15 dk. yürüme mesafesinde. Aynı zamanda çocuklu aileler için de etrafta gece geç saatlerde açık bulabileceğiniz market ve restoranlar mevcut.

MİLANO GEZİ REHBERİ

ARNAVUT KALDIRIMLI TAŞLARIN, ZARİF PASAJLARIN, ŞIK İNSANLARIN BÜYÜLEYİCİ ŞEHRİ MİLANO
Milano gerçekten güzel bir İtalya şehri. Daha ilk izlenimde, kalabalığından şikayetçi olduğum o telaşlı hali dışında içimde hissettirdi bunu. Bu arada kalabalık dememin sebebi bizim Cuma-Pazar gitmiş olmamızdı ve hafta sonu komşu İtalya şehirlerinden gelen İtalyanlar da turistler dışında ciddi kalabalıklar oluşturuyordu. Gözünüzün korkmaması adına mevsimlerden kışsa ve hafta sonu değilse, daha rahat dolaşıp daha çok keyif alacağınıza eminim.

Milano'da dolaşırken, zamanın hızlı geçme telaşı olmamıştı içimde. Sanki sanata, vitrinlere göz kırpmaya, yemeye, parklarda salınmaya, şehri bölgelere ayırdığınızda her birinin başka keyifler verdiği bölgeleri tek tek adımlamaya kadar hepsi, her biri için zaman kısıtlı olmasına rağmen fazla fazla yetmişti. O yüzden Milano benim için zamanın telaşsız ve keyifle aktığı şehirlerden biri olduğu için başlık başlık değil de, böyle uzun yazı olarak kısa kısa öneri ve deneyimlerimi paylaşacağım. Çünkü bazen ezberden gidip, madde madde sıralamak yerine yaşayarak, akla kazıdıklarınız daha tatlı anılar bırakır gerinizde. Hazırsanız başlıyoruz!
İlk durağınız şüphesiz Duamo di Milano olmalı.
Milano'nun merkezinde adını verdiği Piazza Del Duomo meydanında bulunan şehrin en büyük kathedrali, heybetine yakışır şekilde Avrupa'nın da dördüncü büyük kathedrali. Katedralin yapımına 1386'da başlanmış ve inşaası 500 yıl sürmüş. Çok fazla kathedral gördüm, heybeti karşısında küçüldüğüm çok örnek oldu ama Milano gerçekten farklı. Meydandaki bu yapıya, insanlara, karmaşaya, güvercinlere bakınca net olmayan her şeyi, karmaşaya rağmen yerine oturtuyorum sanki. Ne düşünüyorum bu şehre dair biliyor musunuz? Fazlalık gördükleriniz varsa ya da umutsuz taraflarınız, elegan insanlar, "tam bir İtalyan" diyeceğiniz cinsten cafeler ve restoranlar görünce sanki onları atıyorsunuz hemen içinizden. Milano, size her sabah parfüm sıkıp, aynalara severek bakmanızı sağlayacak kadar dev bir kendine güven veriyor. Çiçekler açtırıyor içinizde, asaletiyle daima ruhunuza iyi gelen müzikleri play-listinize eklemenizi sağlıyor.
 
Bugüne dek gördüğüm pasajların en güzeli; Galleria Vittorio Emanuele II

Milano Katedrali’nin olduğu meydanda, şehrin görkemiyle hemen dikkat çeken noktalarından biri de Galleria Vittorio Emanuele. Milano'yu elegan kılan ve mutlakasız rotaya eklemeseniz  bile, gerek tavanlarındaki, gerekse yerlerdeki süslemeleri, en önemlisi de heybetiyle zaten rotanıza kendinden eklenecek olan şehrin as sembollerinden biri. Meydanın tam ortasında durup, kathedrali arkanızda bıraktığınızda sağda zaten elinizle koymuş gibi dünyanın en eski alışveriş merkezlerinden biri olarak bilinen Galleria Vittorio Emanuele’i göreceksiniz.

Modanın kalbi olan Milano’nun da simgelerinden biri olan bu alışveriş merkezinin çok farklı bi' aurası var. Hani şu bizim ülkemizde yeşili gözlerimizle arayacak noktaya gelip de, yerine dikilen o koca, ruhsuz alışveriş merkezleri gibi değil. Pasajın iç mimarisi ciddi anlamda etkileyici. Dünyanın dört bir yanından sırf bu alışveriş merkezini görmek için gelenler bile var. Mimariyi incelediğinizde birbirinden güzel mozaikler ve tablolar karşısında büyüleniyorsunuz. Yapı demir çatı üzerine, cam çatı tasarlanarak inşa edilmiş ve pasaj 1867 yılında Vittoria Emanuele II tarafından açılmış.

Yüksek tavanı ferah ve rahat bir hava yaratırken tarih kokan mimarisi ile cam tavanı etkileyici bir görüntü yaratıyor. Ah hele bir de güneş varsa ve cam kubbeden içerye sızıyorsa, benim gibi ne oradaki ilk günaydın dediğiniz baristayı, ne de o sabahı unutabilirsiniz.

İnanın sırf bu görsel şölen için bile bir Cafe'ye oturup, hayatın akışına kapılmak Milano'da yaptığınız en mutluluk verici aktivitelerden biri olacak. Hayatımda ilk defa bir yerde yağmur başlasın istedim. Biri rujunu sürerken, diğeri bir vitrinde ayakkabı denerken, bir başkasının elinde deri çantasını düzeltmeye çalışırken, uzun kaşe paltosunu özenle katladığını izlemek. Ve işte tam da şimdi bir cafe'de oturup bunları yazarken, o an yağmur yağsın istediğini anımsıyorum dmeiştim. Cam tavana değen yağmur damlalarının o ritmik sesi, reaksiyondan aksiyona geçirirdi belki beni. Yağmur arka fon olurdu, şimdi burada bu tarihi yapının içindeki onca insana, bana, bize, onlara... Çünkü yağmur hızlandırır, düşündürür, kulağında kulaklık seni kendine döndürür. Ve Milano tam da bunları gerçekleştirebileceğin en asil İtalya şehri!

Milano'da mutluluk çanları en iyi Brera Bölgesi'nde çalıyor!
Milano'daki ikinci sabahımızda iç sesime kulak verip, keşfedilecekler listesi kabarıkken, kendi yazdığım sıralamayı bozarak Milano'nun en görülesi bölgelerinden birine Brera'ya gittik. Çünkü ben biliyorum ki, insan iç sesini, o gün içinden geleni asla susturmamalı. Hatta üşenmeyip, o iç sesine bebek gibi bakmalı. Çünkü dış sesler, çoğalır, tizleşir, karışır hiç susmaz genelde. Bir şehri keşfederken mesela, onun bunun tavsiyesi hep klavuz olur ama "insan en çok acaba burada ne var?" diye merak edip, adımladığı sokakta düşler kurar, hafızasına kazır, belki de o seyahatin en güzel yanlarını biriktirir. Neyse velhasıl Brera, Milano'da gezdiğimiz yerler içinde gerçekten de nokta atışı bir bölge oldu.  Burası tiyatroları, sanat galerileri, müzeleri, benim gibi dekorasyon delileri için butik dekorasyon mağazaları ve minicik konsept dükkanlarıyla şehrin en keyifli dolaşılacak bölgelerinden biri. 12 ve 14 no'lu tramvaylara binerek ulaşabilirsiniz ama özellikle hava güzelse, şehrin bisiklet kiralama servisi Bike Mi'den faydalanıp, Raphael’in, Bellini’nin eserleri ile dolu Pinacoteca di Brera’yı gezebilirsiniz. Ayrıca Pinacoteca di Brera’nın bulunduğu binada aynı zamanda bir kütüphane de var. Kitabın dokusundan, yetmedi hadi bir de kokusundan haz duyanlardansanız, mutlaka uğrayın derim. Üstüne bir de şehirde dev dondurma zincirleri olan Grom'u gördüğünüz zaman bir top, yok bir kaç top dondurma yediniz mi tamamdır. Şimdi hak verdiniz mi bana? İç ses hep en mutlu edendir.

Ah! Unutmadan ekleyeyim, Via Solferino Milano'nun aşık olduğum caddesi! Dekorasyon mağazalarından tutun da, girip çok memnun ayrıldığımız eski lokantası Rigolo'ya dek her şeyinden memnun kalıyorsunuz.
Navigli Bölgesi
Navigli Bölgesi Milano'da su kanalları, kanalların etrafına dizilmiş huzur veren evleri, dükkanları ve kanal kenarı huzurunu gözlerinizin içine hapseden cafeleriyle en romantik bölgelerinden biri.

Navigli günün her saati kalabalık ama en çok İtalyanların aperitivo saatinde canlanıyor. Bu geleneğe yıllar önce Roma'da tanık olmuştum, Trasteve'de 18.00-20.00 arası iş çıkışında her yer işten çıkıp bir şeyler, yiyip içenlerle doluyordu. Ve o canlı kalabalık, gecenin geç saatlerine kadar şehre hayat veriyordu. Bu gelenek zaten Milano'ya değil, tüm İtalya'ya özgü. Navigli'ye geldiğiniz zaman ilk iş, kanalda tekne turu yaparak, Milano'nun gözbebeği Navigli'nin bohem yüzüyle adım adım, suyun üzerinden süzülerek tanışmak olmalı. Telefonda “Jagged Little Pill” albümünün şarkıları kafasına göre yer değiştiriyor, suyun üzerinde. Duvarlarda yarı çıkmış boyalar var. Yüz yıllardır onlara bakanları düşünürken, teknemiz suyu öyle inceden bölerek bir su sesi çıkarıyor ki Milano'ya aşık olma sebebi işte o. Sevdiğim adam o yanımda yoksa bile, bende o an içinde bulunduğum şehre aşık olurum değil mi? Ben şimdi size nasıl anlatsam Milano'yu. Nereden başlasam şu teknede, nasıl seçerim ki Brera'yı mı yoksa Navigli'yi mi daha çok sevdiğimi. Seviyorum işte. Kıskanıyorum bu şehri, biz kanaldaki kemerden geçerken, el ele yürüyen o tatlı çifti. Gökyüzündeki maviye karışan güvercini. Sevmek için, büyümek için, huzur dolmak için mükemmel bir şehir Milano!
Peki aperitivo için Milano'da hangi mekanlara gitmeli;
Sabah kahvaltılık bir şeyler aldığımız Gattullo Pastanesi, akşamüstlerinde güzel ama mini bir aperitivo mekanı oluyor. Sıcak atmosferi ve lezzetli atıştırmalıkları için mutlaka gidilmeli.
Bir de nostaljik ve eski, lezzetleri kadar beni dokusuyla büyüleyen bir bar önerisi vereceğim; Bar Russo. Mekan 1947'den bugüne ulaşmış, içerisi inanılmaz. Oldukça nostaljik ve dokulu bir mekan. Bir öğleden sonra bir kadeh şarap ve atıştırmalıklarla o dönemin sohbetini döndürmek için Milano'daki bence en ideal yer. Kokteylleri de çok orjinal. Özellikle kokteyl deneyecekseniz fiyatlar 8-10 Euro arasında değişiyor.
Zona Tortona
En bonus niteliğinde Milano keşfi ise, yerlisinden geliyor. Milano'da yaşayıp, beni Instagram'dan takip eden biri sayesinde keşfettim Zona Tortona'yı. Yerlisinden tavsiye yani, ballı kaymaklı. Via Tortona'yı hakkını vererek gezmek için üstlü, altlı zig zag çizerek uzuuun caddeleri arşınlamakta fayda var.  Kendisi yemek için Le Castellet'i önerdi ve önermekle ne iyi etmiş tam sıcak bir İtalyan restoranı. Zona Tortona'da gece daha da renklenen, ışığı üzerine giyinip, gündüz kapalıyken açılan bir sürü mekan var. Bir de gündüz her daim hareketli olan Prada, Armani, Fendi gibi markaların mağazaları. Yani kısacası gündüzleri plaza şıklığının hakim olduğu, akşamları hareketlenen bir bölge burası. Bölgeye dair minicik, iç ısıtan bir mola yeri ise; Gogol and Company bence. Çantaya atmalık şeyler arayanlar için ise bölge tam bir cennet. Nina'nın Yeri, çantalardaki yerini itinayla alacak akıl çelen minik şeylerle dolu. Bazıları seviyor Milano'yu, bazıları da soğuk buluyor. Herkesin Milano ile anısı farklı oluyor anlayacağınız. Beklentiyi minimumda tutup, anın tadını çıkarmalı bence. Ama bir şehri gezmek için sevmek şart. Sadece birini, eşini ya da sevgilini değil. Hayatı sevmek, yaşamı sevmek lazım. Çünkü sevmezsen adabınla gezemezsin, huzursuzlanır, kulp bulursun her şeye. Her şehrin bir şarkısı var. İçinden sevmek geçiyor. Sonra sen yanında her kim varsa onunla bir ritim tutturarak geziyorsun işte.
Mesela Piazza del Carmine ve Via Meravigli kaybolmaktan mutluluk duyduğum sokaklar ve caddelerden oldu. Özellikle anneyle ayak üstü şehirde bir çok şubesi olan Pasticceria Marchesi'ye giriyoruz. Aman Allah'ım o tavanlar, duvarlardaki tablolar, kahve kokusu hepsi ben!
Kahve kokusu başımızı döndürürken ben ertesi sabahın kruvasanı güzel, sabahı neşeli kılan baristalarının olduğu, e tabi fotoğrafta da güzel çıkacak bir mekan arıyorum ki, otelimizin lobisindeki çocuk Pave'ye gidin diyor. Popülerdir ama bayılırsınız. Sonra bir gidiyoruz ki kruvasanın çıtırlığı enfes! Bu arada biz genelde yürüdük bu şehirde ama buraya gitmeden önceki sabah 1 numaralı tramvaya atlamışız. (Laf aramızda benim gibi sokak sokak, cadde cadde gezen biri için defterler iyi ki var!)
Alico'suz seyahat ettiğim içim, ayak üstü uğradığım ve onunla mutlaka gelmeliyim dediğim bir mekan oldu; Birrificio Lambrate. Adından da anlaşılacağı gibi biranın Milano'daki üssü niteliğinde!

Adımlar yorulmak bilmiyorken Milano'da, şehrin sembollerinden biri olan Castello Sforzesco'ya mutlaka uğramalısınız. Sanırım şansımıza, biz gittiğimiz gün ücretsiz ziyaret gerçekleştirdik, bazı günler içeriye giriş ücretli. Önceden araştırma yapmanızda fayda var. İçeride sadece avlusunda gezinmek ve mimarisine bakıp büyülenmek, saatlerinizin en renkli aktiviteleri olacak garanti edebilirim. Ayrıca içeride yapıya adını veren Sforzesco ailesi tarafından muhafaza edilen bir Michelangelo heykeli olan Pieta eserini de gitmişken görmek mümkün.
Risotto! Tapıyorum, hatta makarnadan bile çok seviyorum. Bu noktada da imdadıma arkadaşımın annesi koşuyor inanılmaz. Beni Instagram'dan takip eden kızının, eski kuşak annesi o ve bir bakıyorum dm kutumda mesaj var. "Özlemcim Trattoria da Abele Temperanza'ya gitmelisiniz, adını yanlış yazmış olabilirim, sen Merve'ye sor o sana yazar."
Bir gidiyoruz ki, böyle bir leziz risotto yok. Ki bugüne dek yediğim en iyi risotto Hırvatistan'daki black risotto olmasına rağmen, normal beyaz pirinçteki en leziz örneği Positano'daki Cafe Positano ve kesinlikle bu restorandaydı. İki kişi ortalama 67 Euro ödedik ve buna yemek sonu içtiğimiz birer shot espresso ve İtalya'da olduğumu hatırlatan bir panna cotta da dahildi.
Haydi uzatma! Eve gelirken uzun dost sohbetlerinde içmelik güzel şarap, kaliteli ama ucuz peynir, İtalyan makarnası ve bolca sos alacağımız bir adres ver derseniz, buyurun; Esselunga.Bagaj fazlası olmasın diye bagajınızı tartmayı unutmayın zira burası benim için Milano dönüşünü mutlu kılan bir marketti.
Sanata doymak için her gittiği şehirde durak arayanlardansanız, benim Alico'nun sanat merakından mütevellit tanıştığım ve kitabını eve gelirken ona hediye aldığım Hayez'in Milano'daki çeşitli müzelerde eserleri var. Her ne kadar geç keşfettiğim müzeler olsa da bugüne dek kendisi ve eserleriyle tanışmadığıma üzüldüm diyebilirim. Not; Brera Meydanı'nda bir heykeli de var.
Hem şehir turu, hem de tarihi mekanlar gezmekten keyif alanlar için güzel bir şehir Milano. Mesela Basilica di Sant'Eustorgio ve Basilica San Lorenzo Maggiore ile Casa Degli Atellani - La Vigna Di Leonardo mimari ve eser anlamında sizi büyüleyecek duraklar.

Tarihi kapalı çarşı Galleria’da topukları üzerinde bir şeyler yapan insanları görürseniz, neler oluyor demeyin. Milano'ya gelen insanların, hala anlamasam da yaptıkları yegane şey; turistlerin boğa heykelinin üzerinde topuğu üzerinde bir tur dönmek. Tek seferde dönenin şanslı olduğuna inanılıyor. Şehrin ışıkları yavaş yavaş kararırken, içinizdeki ışıkları hala söndürmek istemiyorsanız sizi kişi başı 65 Euro olan farklı bir deneyime davet edeceğim; Atmosfera. Saat 20:00’de Piazza Castello’dan kalkan şehrin nostaljik tramvayında gezintili ve farklı bir akşam yemeği deneyimleyebiliyorsunuz. Nedense Budapeşte'de yemekli gece turu aklıma gelmişti. Denizi ya da sokağı görmek bir akşam yemeği için farklı bir deneyim bence. Yapmazsanız ne keşke'niz olur, ne de iyi'kiniz. İkisinin ortası ama deneyimlenesi!

Veee Amorino! Annemin dondurmasına bayıldığı benimse, akşam yoğun kalabalıkları sokağa taşıp, kuyruk oluştururken beklerken donduğum için içeri girer girmez sıcak çikolatasını aldığım ve bayıldığım mekan!

Şu an size yazarken yeniden özledim Milano'yu. Orta Parmak heykeliyle her görenin tekrar tekrar farklı açıdan fotoğrafladığı Maurizio Cattelan’ın LOVE eserinin etrafındaki şaşıran kalabalığı, Pazar günü Brera'da kurulan mini antika pazarını, Pasticceria Gattullo'nun minik hamur tatlılarını, Bagala'dan doğal bir frozen alıp, kendimi kışın gördüğüm sokaklarda bir de yazın hayal etmeyi ve Farage Cioccolato'da çikolatalı pasta ve kahveyle keyif çatmayı!
Milano böyle işte, ben onu soğuk bulanlara inat galiba sevenlerden oldum...
0 Comments

Leave a Comment

error: Content is protected !!