LONDRA

Seyahat bu hayattaki en büyük tutkum, o sebeple imkan bulabildikçe sokaklarına kendimi bırakıp, yeni kültürler kuşanabileceğim farklı rotaları gezmeye çalışıyorum. Gezdiğim, gördüğüm, fotoğrafladığım ve bir şehri keşfederken ihtiyacınız olabilecek en temel şeyleri, hap kıvamına indirgeyerek sizlere yazmaya çalışacağım.
Kırmızının en çok yakıştığı şehir;
Turist kabulü konusunda Paris'le hatrı sayılır bir yarış halinde olan Londra, hiç şüphesiz kuşandığı kırmızı rengi, hem gecesinde, hem de gündüzünde ruhuna yansıtmış bir şehir. Gündüzleri her sokağında, her mahallesinde özgürce salınabileceğiniz bir çocuk, geceleri ise, özellikle SoHo kısımları tam eğlenceye aç dinamik bir insan kimliğine bürünüyor... Peki bu şehre nasıl gelmeliyiz, hangi havaalanını tercih etmeliyiz?
IMG_3120
Ulaşım
Londra A'dan Z'ye pahalılıkla nam salmış bir şehir olduğu için biz en azından konaklama ve uçuş kısmında biraz daha ekonomik bir yol izleyelim dedik. Bu sebeple Luton uçuşlu bir biletleme yaptık. Heatrow'u, daha pahalı uçuşların havalimanı, Luton, Stanford ve Gatwick'in EasyJet, Atlasjet, Pegasus gibi daha ekonomik uçuşların havaalanı olarak düşünebilirsiniz. Yalnız burada şuna dikkat etmenizde fayda var; Luton şehrin daha uç-uzak kısımlarında olduğu için havaalanından Londra'nın merkezine ve otelinize gelmek için ödeyeceğiniz tren paraları da çok ucuz olmadığından (kişi başı 27 pound civarı) onu gidiş dönüş olarak hesaplayıp, bana kalırsa Heatrow uçuşu ile arasında çok az bir fark varsa Heatrow'u tercih edebilirsiniz. Çünkü bu tren paraları gidiş-dönüş olarak bakınca, yine büyük bir maliyet oluyor ve açıkçası yaptığınız ekonomi çok mantıklı kalmıyor.
Uçaktan adım atıp, bavulunuza kavuştuktan sonra yapılması en mantıklı hareket bir Oyster Card satın almak. Oyster Card sizin oradaki, ekmeğiniz, suyunuz gibi olacak. Çünkü hem otobüs, hem underground dedikleri meşhur ve dünyanın ilk metro hatlarının tümünde geçiyor. Ülkemizdeki akbil gibi düşünün, kotası bittiği takdirde yeniden içerisine yükleme yapıyorsunuz. Kaç kişi gidiyorsanız, her kişi için bir tane almanız gerekli.
Luton'dan Londra'nın merkezine ulaşım için havaalanındaki ticket makinelerinden ya da gişelerden bilet alabilirsiniz. Bilet aldıktan sonra, (biletinizi göstermek kaydıyla) mor renkli ücretsiz bir shuttle sizi alıyor ve 5-6 dk.'lık bir yolculuktan sonra gara bırakıyor. Buradan (otelinizin olduğu lokasyonun mutlaka google maps'ten görünüşünü basım alın) konaklama yapacağınızın yerin lokasyonuna göre merkezdeki duraklardan birinde inebiliyorsunuz. tren yolculuğu biraz uzun sürüyor, o yüzden panik yapmayın. (Luton için)
İkinci olmazsa olmazınız ise, tren garından ya da herhangi bir underground durağından edinebileceğiniz bir undergrounde/tube map yani metro haritası olmalı. Çünkü ulaşım sizin seyahatiniz boyunca eliniz, ayağınız olacak. Ve her metro kullanışınızda İngilizlerin metro bağlantılarına hayran kalacaksınız. Paris'e gittiğimde metroyu çözümlemek için çok daha fazla efor sarfettiğimi hatırlıyorum ama Londra'da durum daha kolay, hem hatların nereye bağlandığı tabelalarda çok açık belirtilmiş, hem de görselleri çözemeseniz bile her turnike çıkışında görevlilere her türlü soruyu sorabiliyorsunuz ve çok yardımcı oluyorlar.
IMG_3550
Konaklama
Sadece Londra için değil, bugüne kadar seyahat ettiğim tüm Avrupa şehirlerinde de booking.com ve airbnb sitelerini tercih ettim ve hiç bir hüsranla karşılaşmadım. Dolayısıyla sizde bu iki siteyi tercih edebilirsiniz. Daha münferit, kapısını kendiniz açıp, kendiniz kapatacağınız bir kaç günde olsa ev sıcaklığını yaşarsam süper olur diyen birileriyseniz, airbnb'den ev kiralayabilirsiniz. Booking'te ise hem zevkinize göre, hem kesenize göre, odaların, otelin ve merkezi konumunun detaylı fotoğraflarını görebileceğiniz çeşitli otel alternatifleri bulunuyor. Hatta otellerin yıldızına, aldıkları yorumlara ya da lokasyonlarına göre bile detaylı bir fiyat akışı halinde bir listeleme alabiliyorsunuz site üzerinden. Biz Earls Court bölgesinde yer alan Garden View otelde konakladık. Oda biraz, hatta baya küçük olmasına karşın, temizlik hizmeti güzeldi. Bu arada kahvaltı konusunda sizi uyarmak isterim. Londra'da konaklayacağınız otellerin çoğunda kahvaltı, oda fiyatına dahil edilmiyor. Edilse de üç yıldız ve altı konaklanan otellerde çok vasat olabiliyor. Yani İngilizler ve Avrupalılar için bir kase yoğurt ve müsli güne enerjik başlamak için yeterli olabiliyor. Ama bir Tük için durumun böyle olmadığına imzamı atarım. 🙂 Bu sebeple biz o meşhur ve gerçekten enfes İngiliz kahvaltısı için sürekli pub'ları ve cafeleri deneyimledik. (Hepsinin isimlerini yazının devamında paylaşıyor olacağım.)
Nereleri Gezmelisin?
Bir kenti keşfederken, herkesin gezi rotası kişiliğine göre farklılık gösterir buna eminim... Kimimiz için bir şehri gezmek; baştan aşağı müzelerini arşınlamaktan, kimimiz için saatlerce bir cafede oturup, kahve yudumlarken etrafı seyretmekten, kimimiz ise o şehrin tarihi dokusuna hayat veren yapıları inceleyip, oraları gezmekle tanır bir kenti... Ben genelde hepsinden biraz biraz yapmaya çalıştığım için, kendi listemi sizlerle paylaşacağım. Bunlara eklemeler yapmak, listeyi eksiltmek ya da revize etmek sizin elinizde...
Thames nehri
 Londra şehrini ortasından ikiye bölen bir nehir. Nehir deyince öyle suları berrak, ışıl ışıl bir görüntü beklemeyin sakın. Çamur renginde bir suyu var ama nehrin etrafındaki köprüler, London Eye ve sağlı-sollu konuşlanan yapılar suyun rengini kesinlikle sizler için ekarte edecek eminim... Burada hava şartları el verirse, hem kenti daha sonra yürürken tanımak için, hem de yapıları daha yakından incelemek için açık ya da kapalı cruise (gemi) turu yapabilirsiniz. Gemide sesli rehber sizler için geçtiğiniz yerlerdeki yapılar hakkında bilgiler veriyor olacak...
London Eye
Biraz ayağınız yere mi bassın istediniz? Hayır daha değil. Şimdi London Eye kuyruğuna girme zamanı! London Eye; Avrupa'nın bilinen en yüksek dönme dolabı. Benim büyük kapsüllere benzettiğim her bir dolap 15-20 arasında kişi alıyor ve döndükçe şehrin o kısmını detaylı olarak, farklı açılardan görebiliyorsunuz. Dönme süresi yaklaşık 30 dakika. Bu sebeple aman fotoğraflayamadım, en güzel yerde başkaları durdu derdine düşmeyin. İzin isteyerek, her bir tarafta fotoğraflama yapabilirsiniz. Ancak yılda üç milyon turist alan bir turizm makinesinden bahsettiğimiz için benim önerim internetten gitmeden önce "gezmek istediğiniz gün ve saat"i kendiniz seçerek online bilet almanız. (Çıkışı mutlaka yanınızda olsun-kredi kartı doğrulaması yapılıyor ve asıl biletleriniz sonrasında basılıyor.) Hem bu şekilde alınca biraz daha uygun fiyatlı oluyor, hem de ikili (cruise turu+london eye) gibi farklı alternatiflerle seçim yapabiliyorsunuz... Böylece o uzun kuyruklara da veda ediyorsunuz.

 

Tower of London ve Tower Bridge 
Bu yapılar şehrin mihenk taşları. O yüzden Londra'ya gidip bunları görmeden gelmemek gerek. Tower Bridge; Hani "Sherlock Holmes" filminin sonunda tepeden sallandıkları inşaat şeklinde olan bir köprü vardı ya, işte onun ta kendisi. Köprünün tepesinde gezip, yapılış hikayesini izleyebiliyor, mekanizma hakkında bilgi alabiliyor ve Londra manzarasını izleyebiliyorsunuz. Tower of London da oldukça iyi korunmuş bir yapı, girişte alacağınız harita yardımı ile kraliyet tarihinden nasibini almış tüm odaları gezebilir ve derin bir ahh! çekebilirsiniz.

Westminster Abbey 
Meşhur Kate Middleton ve Prens William'ın düğünlerinin gerçekleştiği kilise olduğundan, ihtişamını tahmin edebilirsiniz. Ayrıca tarihi öneme sahip olan bu kilise pek çok bilim adamının ve İngiliz hanedan üyelerinin gömüldüğü bir kilise. Isaac Newton ve Charles Darwin'in de mezarları bu kilisede yer alıyor.
Buckingham Sarayı
Burası hepimizin ana haberlerden bile duymaya aşina olduğumuz Kraliyet ailesinin Londra'da yaşadığı saray. Yaklaşık 600 odası bulunan saray, dışarıdan her zaman görülebiliyor. Hatta bu benim en çok şaşırdığım nokta oldu. Bir kraliçenin sarayına bu kadar yakın olmak, yılbaşı gösterilerini bile sarayın kapısındaki çitlere oturarak izlemek ve buna kimsenin müdahale etmemesi kendi ülkemizde alışık olmadığımız cinsten bir tutum olduğu için sade ve özgürlüğe önem veren yaşamlarına bir kez daha hayran kalmıştım. Ama bana sorarsanız, Viyana ziyaretimde gezdiğim Schöbrunn Sarayı çok daha uçsuz bucaksız bir alana yayılmış ve görkemliydi.
Kraliyet ailesinin yaşamına tanık olabileceğiniz sarayın bir kısmı yaz aylarında belirli periyotlarda ziyarete açılıyor. Biz gittiğimizde kış dönemi olduğundan göremedik ama kuru havalarda saat 11.00-11.30 gibi İngiliz askerlerinin nöbet değişimini izlemeye gidebilirsiniz. Victora veya St. James’s istasyonlarında inerek saraya ulaşmak mümkün.

Parlemento Binası ve Big Ben
London Eye turistler için neyse, şehre dair yazılabilecek ikinci şey; Big Ben diyebilirim. Bu saat kulesi, Westminister tube istasyonundan çıktığınız anda tam karşınızda duracak. 19. yüzyılın ortalarında inşa edildiğinde dünyadaki en büyük kulelerden biri. “Big Ben” adı aslında kulede yer alan beş çandan biri için kullanılıyor. Bu, ana saati gösterirken diğer dört tanesi çeyrek saatleri gösteriyor. Ama önerim Thames'in diğer yakasına geçip, Big Ben'i ve parlamento binasını karşıdan fotoğraflamanız...

Parlamento Binası ise; tarihte çok büyük ve önemli olaylara ev sahipliği yapmış, hatta William Wallace'ın vatan hainliği ile suçlandığı yer. Parlamento, bütün İngilizlere ve yurtdışından gelen misafirlere açık. Dilerseniz binaları ziyaret edebilir ve Saat Kulesi’ne tırmanıp Big Ben’i görebilirsiniz.
Natural History Museum 
"Londra'da seni en çok etkileyen tarihi yapılardan birini seçme şansın olsa en üst listeye neyi yazardın?"deseniz hiç şüphesiz Londra için, Natural History Museum'u yazardım. Eğer çocuğunuz varsa ya da küçüklüğünüzde benim gibi Bilim Teknik  okuyan bir çocukluk geçirdiyseniz mutlaka burayı ziyaret etmelisiniz. Çünkü içi ayrı ihtişam, dışı ayrı bir görkemden ibaret...
Natural History Museum’ın binası “Waterhouse Building” olarak adlandırılıyor ve türünün en iyi örneklerinden biri. Müze içerisinde göreceğiniz her şey doğa temalı yapılmış ve içeride gösterilen hayat, dünya üzerindeki 70 milyon yıllık hayatı resmen profesyonelce resmetmeye çabalamış. Müzenin bir bölümünde jeoloji çalışmaları sergileniyor. En ilginç sergi ise, hiç şüphesiz ayrı bir salonda sergilenen dinazor iskeleti... Ayrıca müzede mineral ve taş koleksiyonu ile ekolojinin diğer üyeleri canlı gibi sergileniyor.
Greenwich
Eskiden gözlemevi şimdilerde müze olan binada yer alan Yön Tayin cihazlarının hikayesini mutlaka izlemelisiniz. Sıfır derece meridyeninde de poz vermek, turist ritüeli gibi.
Burası neden önemli? Çünkü; İngiltere`nin zaman dilimi GMT/UTC +00:00 yani başlangıç meridyeni Greenwich buradan geçiyor. Tüm dünyaki saatler Londra'daki Greenwich'e olan uzaklıkları pararelinde saatlerini ayarlar. Başlangıç meridyeninin Greenwich'den geçmesinin en temel sebebi tarih değiştirme çizgisinin büyük okyanusa denk gelmesi...

Evet şimdi tarihten biraz sıyrılıp, daha farklı semtlere ve renkli caddelere çevirebiliriz rotamızı...

İlk olarak Londra'nın parklarından bahsetmek istiyorum. Yeşile verilen önem ve insanların vakit geçirebilmesi için ayrılan parklar gerçekten insanın enerji ile dolup taşmasına yetiyor diyebilirim. Çünkü doğa en harika terapi... Bu terapinin de ilk adresi hiç şüphesiz dünyaca nam salmış Hyde Park;
Hyde Park
Bizim Londra için seçtiğimiz dönem Yılbaşı olduğu için, bu tarihlerde giderseniz (ki mutlaka bunu öneriyorum hem o ihtişamlı yılbaşı ruhu-hem de indirim dönemi için) Hyde Park'ın büyük bir bölümüne kurulmuş olan Winter Wonderland'a kesinlikle uğramalısınız.

Burada saatlerinizi hemen düzeltin ve çocukluğunuza doğru geri sarın. Çünkü türlü roller costerlardan, dönme dolaplara, buz pistlerinden şekerci ve hediyelik satan dükkanlara, balonlara, hatta çarpışan arabalara kadar her şey sizin çocukluğunuza dönmeniz için tasarlanmış. Favorim hangisi mi? Her yaş favorim olarak kalacak sanırım ama kesinlikle carousel. Onun dışında başka bir dönemde giderseniz de, yürüyüş yapmak, belki minik atıştırmalıklarınız ve kahvenizle çimlere yayılmak için kesinlikle doğru adres olacaktır. Ayrıcs sizde benim gibi park delisi iseniz; St. James Park (Buckingham Sarayı yakınında) ortasındaki minik göleti, kuğulara yem veren fötr şapkalı İngiliz insanları ve sincapların kol gezdiği ağaçlarıyla kesinlikle listeye eklenmeli. Benim çok merak ettiğim ama vakit bulamadığım St. Regent's Park da; ziyaret edilesi parklar arasında. Zaten Regent's College ve Londra Hayvanat Bahçesini bünyesinde barındıran, geyiklere gündüz gözüyle selam çakabileceğiniz bir parktan söz ediyorsak eğer, vaktiniz kalırsa mutlaka uğrayın. Her parkta karavandan bozma, minik dükkanlardan kahve, çay ve küçük atıştırmalıklarda alarak enerji toplayabilirsiniz.
 
Bu kadar yeşil alan yetti, biraz da döviz harcamak mı istediniz? Buyurun o zaman Oxford Street'e...
Oxford Street, Regent Street, Piccadily Circus, Leicester Square ve Carnaby Street
 Oxford Street ve Regent Street birbirini kesen iki cadde ve Londra'da alışverişin kalbi bu üç caddede atıyor. Ayrıca Regent Street üzerinde bulunan Carnaby Street'te de bir çok mağaza ve restoran bulabilirsiniz.
Londra’nın en işlek caddelerinden Oxford Caddesi, beş yüz üzerinde mağazaya ev sahipliği yapıyor. Metro ile Marble Arch veya Bond Street istasyonlarında inerek, hemen ihtişamından farkedeceğiniz bu caddeye ulaşabilirsiniz. Londra'yı özetleyeceğim üç kelimeyi sorarsanız; bunlardan biri hiç şüphesiz insanı tüketime sevk etmesi nedeniyle "alışveriş" olur. Çünkü vitrinler o kadar güzel modellenmiş ve düzenlemesi yapılmış ki sizi resmen içeriye çağırıyor. Girmezseniz aklınızı çeliyor ve ayaklarınız sizi geri çağırıyor. Oxford'da daha çok Zara, Mango, H&M, Primark gibi mağazaları, Regent Street'te ise daha lüks mağazaları bulabilirsiniz. Satır arasında minicik yazdığım Primark'ın altını çizip, devleştirmek isterim. Bilmeyenleriniz varsa, hemen söylemeliyim ki Primark 10 pounda palto alabileceğiniz, 1 pounda 8 tane falan çorap, 25 pounda valiz ve daha aklınıza gelebilecek onlarca modaya uygun ve güzel parçayı bir arada görebileceğiniz bir mağaza. Zaten çok fazla katı var. Ve herkesin elinde irili, ufaklı, taşımakta zorluk çekeceği kadar Primark torbası göreceksiniz. Kalitesi için H&M segmentinde gibi düşünebilirsiniz...
Herkesin zevkine, kesesine göre uğrayacağı dükkanlar, alışveriş yapacağı mağazalar farklıdır. O sebeple tek tek yazmıyorum. Ama benim dikkatimi çeken girerseniz, pişman olmayacağınızı düşündüğüm bir kaç mağazayı not düşüyorum.

St. Christopher Place
Bazı caddelerde yürürsünüz ve bir yere çıksak da bir şeyler atıştırsak dersiniz ya. Bende burayı kahvaltı için şirin bir yer ararken keşfettim. Meğer pek bir ünlüymüş. Burada irili, ufaklı çok fazla restoran ve cafe var. Hatta Sofra adlı restoranın sahibi yetiştirme yurdunda büyüyen Bitlis'li bir Türk. Kahvaltısı Londra'daki kahvaltıcılar içinde ilk on'a girmiş. Bildiğiniz tereyağı, sucuklu yumurta vs. var. Biz her zaman farklı ülkelerde, o şehre özgü yemekler deneyimlemeyi tercih ettiğimiz için, kahvaltı için hemen karşısındaki Apostrophe adlı mekanı seçtik. Kahveleri, taze sıkılmış portakal suyu, kruvasanı, tatlıları harikaydı. Çalışanlarda oldukça güler yüzlü ve sıcak kanlıydılar. Barrett Street'te bu tatlı yeri keşfedebilirsiniz.

Liberty
Londra'ya gidip de, meşhur Liberty dükkanına girmezseniz, bence üzülürsünüz. Çünkü bazı mağazalar vardır, sadece çılgınca alışveriş etmek için girmeniz gerekmez. O mağazanın tarihi, içerisindeki merdivenler, raflar vs. sizi geçmişe gönderir. İşte Liberty'de bunlardan biri... 1875'te Arthur Lasenby Liberty'nin iki bin pound sermaye ve üç personel ile Regent Caddesi'ndeki bir dükkanın yarısını kiralayarak kurduğu Liberty, bugün Londra'nın en büyük ve en önemli mağazalarından biri. İlk açıldığında Arthur Liberty'nin Doğu'dan getirdiği kumaş, halı ve objelerin satıldığı mağaza, Londra'da fark yaratıp kısa sürede büyük başarıya ulaşmış. O sebeple bu kadar eski bir geçmişe sahip mağazayı, ihtişamlı ahşap görünümünü karşıdan fotoğraflayıp, gezebilirsiniz.

Harrods
Burası Brompton Road'ta yer alan, indirim zamanları kadınların çıldırdıkları çok pahalı markalardan oluşan bir mağaza. Harvey Nichols gibi düşünebilirsiniz. Benim için değil ama meraklıları için içerisine girebilir ve dışarıdan fotoğraflanabilir.

Hamleys
Kuruluşu 1760'lı yıllara dayanan diğer tarihine hayran olduğum mağazada bu oyuncak mağazası. Dünyanın en büyük oyuncak mağazalarından biri. İçeride türlü-türlü, aklınızın hayalinizin alamayacağı çeşitte ve çok özgün oyuncaklar bulabileceksiniz.
Fortnum&Mason
Hani bazı yerler vardır, sizin için unutulmaz olur. İşte burası benim için öyle. Belki yeni yıl zamanı olduğu için, belkide değil bilemiyorum ama içerideki atmosferi gerçekten hayatım boyunca unutmayacağım için sizlerle de paylaşmak ve her katında bambaşka bir dünyayla tanışmanızı istedim. İşte efsanevi mağaza; Fortnum&Mason.
Kendisi Piccadily Circus'ta. 1707 de adlarını taşıdığı iki ortak tarafından kurulmuş. En üst kat beylere ait ve hiç bir yerde kolay bulamayacağınız ilginç hediyelikler var. Mesela o bisiklet selesi hala aklımda ve hayalimdir. Ne seleydi ama! Giriş katında da nefis çay çeşitleri güzel ve özel kutularda sunuluyor. Eğer vaktiniz varsa, çay salonunda bir şeyler yudumlayıp, kendiniz için seçtiğiniz hediyeliklerinize bakıp, gülümseyebilirsiniz. Lavanta balının da tadına bakın derim.

Şimdi gelelim Londra'daki beğendiğim semtlere;

Ben genelde merkeze yakın olan, bilmediğim ya da hakkında bir şey okumadığım alakasız bir durakta iner ve orayı keşfetmeye koyulurum... Seyahat bunu en özgürce yapabileceğiniz tek şey çünkü. Hiç kaybetmeyeceğiniz bir piyango gibi düşünün. İndiğiniz yer ne kadar kötü olabilir ki? Sonuçta görmediğiniz bir yeri görmekle zaten kâra geçmiş olmuyor musunuz? O sebeple Londra'nın içerisinde bulunan ve güzel olduğunu düşündüğüm bir kaç semte de yer vereceğim;
Shoreditch
Bu semte ilk adımınızı attığınızda, sıkı bir İskandinav etkisi altında kaldığını net olarak hisedeceksiniz. Londra'nın batısından biraz daha farklı ve kendine has yenilikler içinde olan bir semt gibi burası. Her köşede bir coffee house ve konsept mağazalar var. Etraftaki insanlar sanki size oranın yerlisiymişçesine doğal davranıyor. Burayı hipsterların ve modern gençliğin silueti olarak düşünebilirsiniz.

Brick Lane
Bir yer düşünün Yahudilerin getto mahallesi gibi... Musevilerin, Bangladeşlilerin, Hindistanlıların ve daha pek çok karışık kültürün toplandığı bir yer. Hayatımda gördüğüm en ilginç mescidi burada gördüm. Modernize camii nasıl olur, ışıklı, ilgi çekici ve farklı burada cevabını bulabilirsiniz. Bir çok lokal restoran ve geleneksel lezzetlerin tadına bakacağınız, TripAdvisor'dan yıldızlı pekiyi almış çokça restoran var. Sizde benim gibi ikinci elin gözünden öpenlerdenseniz durmayın. Deri ceketler, ikinci el mont, kaban, çanta, kazak ve takı gibi yüzlerce şey bulabilirsiniz. Ama dikkat edin, Avrupa'nın bir çok ikinci el pazar ve dükkanını gezmiş biri olarak fiyatlar biraz pahalı.

Camden Town ve Camden Lock Market
Londra kurallarına aykırı bir yer arıyorsanız işte aradığınız yer tam da burası! Ben her zaman etnik, karışık ve farklı yerler görmeyi sevdiğim için burası da çok hoşuma gitti. Biraz bohem bir havası var. Bu semtin genelini açık pazar gibi düşünebilirsiniz. Dr. Martens botlardan, aykırı Rock kıyafetlerine, her stand da başka bir kültürel lezzetini tadabileceğiniz yemek tezgahlarına kadar çok farklı bir yer. Alışveriş için bir şey diyemem, çok fazla Çin malı şey var ve çok orjinal bir şeyler yok. Ama aralarda bir şeyler bulup, alacaksanız pazarlık yapmaya sonuna kadar imkan tanıyan bir yer. Bir de sokak graffitilerine hayran kalacaksınız.

Nothing Hill Gate (Portobello Road Market)
Hugh Grant ve Julia Roberts'ın meşhur Aşk Engel Tanımaz filminin çekildiği sokaklara bırakırsanız kendinizi, hiç şüphesiz İngilizlerin en görkemli yaşamlarına tanık olup, en renkli gününüzü yaşıyor olacaksınız. Renkli binaları gerçekten bir ressamın paletinden sıçramış gibi... Vee evet yine ikinci el. İkinci el denince, dünyanın en büyük ikinci el-özellikle antika pazarı olan Portobello akla geliyor. 1000'in üzerinde antika satışçısı ve tezgahı geçmişi çok eski yıllara dayanan birbirinden özel parçaları sergiliyorlar. Fiyatlar bence ortalamaydı. Mutlaka hikayesi olan bir şey alıp, çantanıza koyun derim. Tıpkı benim gibi.

Hampstead Heath
Hampstead şehir merkezinin biraz dışında küçük, elit bir yer. Zaten refah seviyesi yüksek, ultra lüks yaşayan gelir seviyesi yüksek İngilizlerin muhiti olarak tanımlanıyor. Ama gerçekten Londra'ya beni aşık eden en özel yerdir. Ortasında bizim Belgrad ormanımızı andıran ağaçlık yolları ve bisikletin yasak olduğu küçük bir park var. Ortasındaki göl gerçekten huzura çağıran cinsten. İki saatte dar sokakları dolaşabilir ve güzel butiklerde alışveriş yapabilirsiniz. Bir de şiire ve John Keats'a meraklıysanız şairin evi restore edilmiş (Keat's House), içerisini gezebilirsiniz... Maison Blanc’da güzel bir kahvaltı yapabilirsiniz. Her şeyi muhteşem olan pastanenin özellikle bademli kruvasanını (almond croissant) yiyebilirsiniz.

Neal's Yard ve Covent Garden
İçerisindeki ufak cafeler ve ortasındaki masalarla ufak ama şirin bir avludan ibaret olan Neal's Yard son zamanlarda renkleri iyice canlanan binalarıyla daha da popüler bir yer.Cafe'lerinden birinde mutlaka bir şey içmelisiniz...
Covent Garden ise, 1900'lü yıllarda sebze meyve hali olan bir pazar yeriymiş. Ancak o zamanlarda bile muhafaza edilen mimarisi günümüzde artık son derece popüler bir turistik ve sosyal mekan haline gelmiş durumda. İçerisinde birçok lüks cafe ve restoranla beraber onlarca mağaza ve tezgahı barındıran bu şirin mekanın özellikle yılbaşı süslemesi harikaydı.

SoHo
Gece kesinlikle çok daha güzel. Özellikle Çin, Fransız, İtalyan ve Yunan lokantalarının bulunduğu eski bir göçmen yerleşim alanı. Londra'nın eğlence merkezi olarak kime sorsanız SoHo der. Ayrıca burada çok sayıda eşcinsel barı, gece kulübünü, sex shopu ve pub'da var.
Ne Yenir?
  • The White Lion'da mutlaka esaslı bir İngiliz Kahvaltısı Yapın (Covent Garden'a çok yakın)
  • Nando's ta kendinize tavuk ziyafeti çekin, bir çok yerde var. Bizim ülkemizdekinden daha farklı, sakın aynısı olarak düşünmeyin.
  • The Breakfast Club, kahvaltının diğer bir önemli adresi. Özellikle bazı şubelerinde kapısında kuyruk bekleyebilirsiniz. Genelde Doğu Londra’da Angel, Hoxton ve Spitalfields’da ve Soho’da şubeleri var.
  • Monmouth Cafe'nin kuyruğuna bakarsanız, içeriye girip kahve almak için sebebiniz olur zaten. Kahveleri Yeni Zellanda ve Avustralya'dan geliyor. Çekirdeğinin tadı ve trüflü çikolatası harika.
  • Pek çok yerde görebileceğiniz Pattiserie Valerie güzel bir pastane zinciri. Kahve ve tatlı porsiyonları hem göz, hem miğde doyuran cinsten.
  • En çok hangi cafe'yi sevdin derseniz, son gün keşfim olduğu için üzüntüden bittiğim adres; Said Roma. İçeride onlarca çeşit ve doğal çikolata var. Yaptıkları ikramlar ve sempatik sohbetleri de cabası. Tatlıları parmak yediren cinsten, kahveleri de süper. Hele biz kalkarken yanımızdan bir makarna geçti ki, yemeklerini de deneyemediğim için çok üzgünüm. Dünyada iki şubeleri var şimdilik; Roma'da ve Londra'da.
  • Çin seviyorum mu dediniz? O halde hemen sizi China Town'a alalım. Orada gözünüze kestirdiğiniz bir restorana oturabilirsiniz. Bizim tercihimiz; Gerrard's Corner'dan yana oldu.
  • Biraz daha yüksek bütçeli bir yemeği gözden çıkardıysanız Jamie Oliver'ın restoranını kesinlikle denemelisiniz.

Nasıl iyi bir Londener olunur?
  • Oyster kart al,
  • Metro haritanı arka cebine sakla,
  • Oxford Street'te kendini alış-verişe ada,
  • Kahveni elinden düşürme,
  • Carnaby'e mutlaka uğra,
  • Pret a Manger ve Marks Spencer'daki fresh sandviçlerin tadına hayran kal,
  • Köpüğü kaymaktan ayırt edilmeyen İngiliz birası hüplet,
  • Pub'ların asırlık, kirli, dumanlı ama o muhteşem havasını solu,
  • Kendini Hyde Park'ın yeşiline teslim et ve saatini çöpe at, zaman en büyük düşman ne de olsa...
  • London Eye'a binmesen de olur bence ama şimdi bir sefer gidildiyse binmemek olmaz. O uzun kuyruğa bırak kendini...
  • Havanın durumuna göre Londra'yı ortadan ikiye bölen Thames Irmağı üzerinde bir kanal turu yap istersen, böylece Tower of London'ını bütün ihtişamıyla görebilirsin.
  • Benim gibi yılbaşında bu şehri tercih edersen bence muhteşem bir karar vermiş olursun. O zaman hadi çocukluğuna dönmeye. İstikamet Winter Wonderland!
  • Gelmişken Kate Middleton'a bir beş çayına git derim. Evi Kensignton Gardens'ta. Kraliçenin sarayından bağımsız. Daha mütevazi. Bak git, sende şaşıracaksın. Orada yönetim, halkla iç içe çünkü, bizim alışık olmadığımız cinsten. Hatta Kensignton Gardens'ta Diana'nın kaldığı ev müzeye açık olarak seni bekliyor olacak, parkın çevresindeki göl, kuğular ve huzurda belki bir de beni hatırlarsın.
  • Sende benim gibi eski, yeniden değerlidir diyenlerden misin? O halde hadi sabahın erken saatlerinden Nothing Hill Gate'teki Portobello pazarına koş. Pazarın girişinde Alice's diye alı al bir dükkan var, seni bekler. Fiyatlar biraz pahalı ama bence evine mutlaka bir kaç parça şey al derim. Portobello'da boylu boyunca yürü, mutlaka sende benim gibi iki çanta dolduracaksın eminim.
  • Pazardan mı çıktın, sakın soluklanmak için Gails Bakery'e girme. Hem masa sıkıntısı var, hem de eminim ki daha iyi pasta-çörek ve browni yemişsindir. Mekanın kalabalığına aldırma, fazla turistik... Onun yerine azıcık daha acıkıp, rotana göre iyi bir fish&chips ye derim.
  • Yoksa hala kırmızı otobüslere binmedin mi? Portobello'dan dönüşte, atla o zaman!
  • Gece nereye mi gidiceksin? Tabii ki SoHo'ya. Kendini Gerrad Street'in yakınındaki Ronnie Scott's Jazz Club veya Dive Bar'a atabilirsin. Dean Street'te SoHo Tiyatrosuna bakıp, nam-ı değer Paul McCartney'in ofisinin bulunduğu yere göz ucuyla bakmak için SoHo Square yürüyebilirsin.
  • Saat mi geç oldu? Unutma dünyanın en büyük metropollerinden biri olsa da gece 24.00'ten sonra metro hattı kapalı. Şansını Night Bus'lardan yana kullanabilirsin, hem bu şehir bence gece çok daha güzel!
4 Comments
  • Cihan Cesur

    Reply

    Çok güzel ve eğelenceli bir yazı teşekkürler 🙂

    • özlemköksal

      Okumaya zaman ayırdığınız için ben teşekkür ederim☺

  • Hasret

    Reply

    Çok detaylı ve aydınlatıcı bir yazı olmuş Özlem hanım, teşekkürler❤

    • özlemköksal

      Ben çok teşekkür ederim, faydalanmanıza sevindim. Çokça sevgiler 🙂

Leave a Comment

error: Content is protected !!